AnaSayfa / Hz. Muhammed / Veda Haccı [82] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Veda Haccı [82] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Yazının Tamamını Dinle:

Peygamber (s.a.v) Medine’de iken Ramazan ayında, aym ortalarında Mescid’de on günlük bir inzivaya çekilmeyi (itikaf) adet haline getirmişti, arkadaşlarından bazıları da ona katılırlardı. Fakat o yıl kararlaştırılan on günden başka bir on gün daha mescidde kaldılar. Yani Ramazan’ın son yirmi gününü itikaf’ta geçirdiler. Her Ramazan’da Cebrail gelir ve hafızasında vahiyden bir bölümün silinip silinmediğini anlamak için Peygamberi kontrol ederdi. Bu yıl Peygamber (s.a.v) Fatıma (r.a.)’ya gizlice henüz başkalarına söylenmemesi gereken bir sır verdi: “Her yıl Cebrail bana Kur’an’ı bir kez okur ben de ona okurum: Fakat bu yıl bana iki kez okudu. Zamanımın geldiğini sanıyorum”

Şevval ayı geçti; yılın onbirinci ayında Medine’de Hac’da Peygamber (s.a.v)’in önderlik edeceği haberi yayıldı. Bu haberler çöl kabilelerine de ulaştırıldı ve her adımında Peygamber (s.a.v)’le olmak için vahaya her taraftan akın akın insanlar gelmeye başladı. Bu Hac, yüzyıllardan beri yapılan haclara hiç benzemeyecekti: hacıların tamamı bir tek Allah’a inanan kimseler olacak ve hiçbir putperest putperestçe ibadetleriyle Kutsal Ev’i kirletemeyecekti. Ayın sona ermesine beş gün kala Peygamber (s.a.v) otuzbin kadın ve erkeğin başında Medine’den yola çıktı. Peygamber (s.a.v)’in hanımlarının hepsi, Abdurrahman lbn Avf (r.a.) ve Osman lbn Affan (r.a.) tarafından yedilen develerin üstündeydi. Ebu Bekir (r.a.)’in yanında hanımı Esma (r.a.)da vardı. İlk konaklarından birinde Esma, Muhammed adını verdikleri bir erkek çocuğu doğurdu. Ebu Bekir (r.a.) onu Medine’ye geri göndermek istiyordu, fakat Peygamber (s.a.v) ona, hanımının gusül abdesti aldıktan ve Hacca için niyet ettikten sonra planlandıkları şekilde haccına devam edebileceğini söyledi.

Medine’den ayrılışın onuncu gününün akşamı, Peygamber (s.a.v) Mekke’yi fethetmeye giderken geçtikleri bir geçide ulaştı. Orada bir gece geçirdikten sonra ertesi sabah Vadiye inmeye başladılar. Peygamber (s.a.v) Kâ’be’yi gördüğünde devesinin ipini sol eline alarak sağ elini yukarı kaldırıp açtı ve dua etti: “Allah’ım, bu Evin insanlardan gördüğü saygı, lütuf, bağlılık ve rahmeti artır!”2 Mescide girdi, tavaf ettikten sonra İbrahim makamında namaz kıldı. Daha sonra Safa’ya giderek Safa ile Merve arasında yedi kez gidip geldi: Yanındakiler her yerde yaptığı duaların sözlerini kelimesi kelimesine hafızalarında saklamak için çaba sarfediyorlardı.

Daha sonra Mescid’e giderek, önce de olduğu gibi anahtarlarını koruyan Abdu’d-Dar’dan Osman (r.a.)’ı ve Üsame (r.a.) ile Bilal (r.a.)’i yanma alarak Kâ’beye girdi. Fakat o akşam Aişe’yi çadırında ziyaret ettiğinde Aişe onun üzgün olduğunu farketti. Sebebini sorduğunda: “Bugün bir şey yaptım, keşke yapmasaydım. Kâ’be’ye girdim, Ümmetimden bazıları” dedi, gelecekteki Müslümanları kastederek “İçeri giremeyebilirler ve bu nedenle nefislerinde huzursuzluk hissedebilirler. Biz sadece onu tavaf etmekle emrolunduk, içine girmekle değil’ dedi.

Ümmü Hâni (r.a.)’nin kendi evinde kalması için tüm ısrarlarına rağmen Peygamber (s.a.v) Mekke’deki evlerden hiçbirinde kalmayı kabul etmedi. Yeni ayın sekizinci gününde bütün hacılarla birlikte Mina’ya gitti. Geceyi orada geçirdikten sonra, sabahleyin Haram bölgenin hemen dışında, Mekke’nin onüç mil doğusunda geniş bir vadi olan Arafat’a gitti. Arafat Taif’e giden yol üzerindeydi ve kuzey ve doğudan Taif dağlarıyla çevrilmişti. Fakat bunların hepsinden ayrı her tarafı vadi tarafından çevrelenmiş ve vadi ile aynı adı taşıyan, bazen de Rahmet dağı denilen bir dağ vardı. Her ne kadar aşağılara kadar yayılıyorsa da hacıların makamı bu dağ idi. O gün Peygamber (s.a.v) bu tepede vakfe yaptı.

Mekke’lilerden bazıları onun çok ileri gittiğini söyleyerek şaşkınlıkları- nı belirttiler. Çünkü diğer hacılar Arafat’a gittikleri halde Kureyşliler: “Biz Allah’ın ümmetiyiz” diyerek haram bölgede kalmayı alışkanlık haline getirmişlerdi. Fakat Peygamber (s.a.v) İbrahim’in Arafat’da geçirilen günü hac- cın gereklerinden biri olarak emrettiğini ve Kureyş’lilerin sonradan onun uygulamasını terkettiklerini söylemişti. Peygamber (s.a.v) o gün hac geleneğinden bahsetti ve dudaklarından sık sık “İbrahim’in mirası” kelimeleri döküldü.

Peygamber (s.a.v) tüm kabilelere, artık bundan sonra İslâm toplumunda kan davalarının sona erdiğini her insanın mal ve canının dokunulmaz olduğunu duyurmak için gür bir sesi olan Safvan’ın kardeşi Rebia’yı tellal ola- rak görevlendirdi ve ona şöyle bağırmasını emretti: “Allah’ın Rasulü soruyor: Bu ay ne ayındır?” Herkes sessizdi, Peygamber (s.a.v) cevap verdi: “Haram ay.” Sonra sordu: “Bu belde neresidir?” Yine kimse cevap vermedi, O da: “Haram belde” dedi. Daha sonra: “Bugün nedir?” diye sordu. Yine cevap veren kendisi oldu: “Büyük Hac günü.” Daha sonra Rebia Peygamber (s.a.v)’in öğrettiği şekilde şöyle bağırdı: “Gerçekten Allah, Rabbinize kavuşuncaya kadar kanlarınızı ve mallarınızı birbirinize haram kılmıştır. Nasıl ki bu gününüz, bu beldeniz ve bu ayınız haram ise.”

Güneş en yüksek noktasına ulaştığında Peygamber (s.a.v) Allah’a hamdden sonra şu sözlerle başlayan bir hutbe okudu: “Ey insanlar, beni dinleyin, çünkü bilmiyorum, belki de sizinle bu yıldan sonra bir daha buluşamayacağım.” Daha sonra onları birbirlerine iyi davranmaları konusunda uyardı ve onlara haram ve helal olan şeylerden bahsetti. En sonunda şöyle dedi: “Size, sımsıkı sarıldığınızda sizi sapıklıktan kurtaracak bir emanet bırakıyorum: Allah’ın kitabı, Peygamber’in sünneti. Ey insanlar, sözlerimi dinleyin ve anlayın!” Daha sonra onlara Kur’an’ın son ayetlerini oluşturan ve henüz nazil olan bir pasaj okudu:

“Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi de tamamladım ve size din olarak islâm’ı seçip-beğendim. Kim “Şiddetli bir açlıkta kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalırsa -günaha eğilim göstermeksizin- (bu haram saydıklarımızdan yetecek kadar yiyebilir): Çünkü Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Maide: 3)

Hutbesini bir soru ile bitirdi: “Ey insanlar risaletimi tebliğ ettim mi?” Binlerce ağızdan yükselen Allahümme ne’am (Allahım, evet) sesleri gök gürültüsü gibi tüm vadiyi doldurdu. Peygamber (s.a.v) işaret parmağını göğe kaldırarak: “Allahım, şahid ol” dedi.

Daha sonra namazlar kılındı ve Arife gününün geri kalan kısmı dua ve tefekkürle geçirildi. Fakat güneş batar batmaz Peygamber (s.a.v) yanına Üsame (r.a.)’yi alarak tepeden aşağıya inmeye başladı ve tüm hacılarla birlikte Mekke’ye doğru vadiyi aştılar. Bu noktada hızlı ilerlemek gelenekti; fakat aşırı hareketleri görünce Peygamber (s.a.v): “Yavaş! Yavaş! Sessiz olun! Aranızdaki güçlüler zayıfları gözetsin!” diye bağırdı. Geceyi Haram bölge sınırları içinde olan Müzdelife’de geçirdiler ve oradan Mina vadisinde, Akabe’de üç sütunla temsil eden Şeytanı taşlamak için küçük çakıl taşlan topladılar. Şevde, Peygamber (s.a.v)’den etraf sakinken Müzdelife’den ayrılma izni istedi. Kadınların çoğuna nazaran iri yapılı ve ağır olduğu için sıcaktan ve yolculuk sıkıntılarından çok rahatsız oluyordu. Bu nedenle kalabalık ulaşmadan önce şeytan taşlamak görevini bitirmek istiyordu, bunun üzerine Peygamber (s.a.v) onu Ümmü Süleym ile birlikte Abbas’ın oğullarından biri olan Abdullah’la gönderdi.

Peygamber (s.a.v) kendisi sabah namazını Müzdelife’de kıldı ve daha sonra arkasında deve sırtında yol alan Fadl olduğu halde hacıları Akabe’ye götürdü. Oniki yıl önce bu yerde ve bu günde altı Hazreç’li gelmiş ve ona biat etmişlerdi. Bu da Birinci ve İkinci Akabe biatlarımn zeminini hazırlamıştı. Taşlamadan sonra hayvanlar kurban edildi ve Peygamber (s.a.v) başını tıraş etmesi için bir adam çağırdı. Hacılar, onun saçından bir tutam alabilmek ümidiyle etrafına toplandılar. Ebu Bekir (r.a.) daha sonraları, Uhud’da ve Hendek’teki Halid’le şimdi şu sözleri söyleyen Halid (r.a.) arasındaki ayırıma dikkat çekmişti: “Ey Allah’ın Rasulü, alnındaki saçları, Anam babam sana feda olsun başkasına değil, bana ver.” Peygamber (s.a.v) onları Halid (r.a.)’e verdi. O saç tutamını aldı, gözlerine ve dudaklarına bastırdı. Bundan sonra Peygamber (s.a.v) hacılara Kâ’be’yi ziyaret etmelerini ve ondan sonraki iki geceyi Mina’da geçirmek üzere tekrar geri dönmelerini emretti. Kendisi ikindiden sonraya kadar bekledi. Hayız halinde olan Aişe (r.a.) hariç diğer hanımları ona Mekke’ye giderken eşlik ettiler. Birkaç gün sonra Aişe (r.a.) temizlendiğinde Peygamber (s.a.v.) onu kardeşi Abdurrahman ile Haram bölgenin dışına gönderdi. Aişe (r.a.) orada tekrar niyet etti, ihrama girdi ve Mekke’ye giderek Kâ’be’yi tavaf etti. Peygamber (s.a.v)’in Ramazan’da gönderdiği üç yüz atlı Yemen seferini bitirmişlerdi ve güneyden Mekke’ye doğru geliyorlardı. Ali (r.a.) şimdi baç- çını bitirmiş olan Peygamber (s.a.v)’le birlikte Hac yapmak için mümkün olduğu kadar kısa sürede ona ulaşmak isteğiyle adamlarından önce geliyordu. Devletin payına düşen ganimetlerin beşte birinde tüm orduyu giydire- cek kadar keten elbise vardı, fakat Ali (r.a.) bunların Peygamber (s.a.v)’e el değmemiş bir şekilde teslim edilmelerine karar vermişti. Fakat buna rağmen askerler, onun yokluğu sırasında vekil olarak bıraktığı adamı her birine keten bir elbise vermeye ikna etmişlerdi. Elbise değiştirmeye büyük ihtiyaçları vardı. Çünkü üç aydan beri evden uzaktaydılar. Şehre yaklaştıklarında Ali onları karşılamaya gitti ve yapılan değişikliğe çok şaşırdı. Kumandan: “Halkın arasına girdiklerinde düzgün görünsünler diye elbiseleri verdim” dedi. Adamlar, Mekke’deki herkesin Bayram için en güzel elbiselerini giydiklerini ve güzel görünmeye dikkat ettiklerini biliyorlardı. Fakat Ali (r.a.) böyle bir serbestliği hoşgörü gösteremeyeceğini hissetti ve onlara eski elbiselerini giyip yenilerini ganimetlerin arasına koymalarını emretti. Tüm orduda huzursuzluk başgösterdi. Peygamber (s.a.v) bunu duyduğunda: “Ey insanlar, Ali (r.a.)’yi suçlamayın, çünkü o Allah yolunda, suçlanamayacak kadar titizdir.” dedi. Fakat bu sözler yeterli olmadı, belki de bunu sadece birkaç kişi duydu. Bu nedenle huzursuzluk devam etti. Medine’ye dönerken bölüklerden biri Peygamber (s.a.v)’e Ali (r.a.)’yi şikayet edince Peygamber (s.a.v)’in yüzünün rengi değişti: “Ben, mü’minlere, kendilerinden daha yakın değil miyim?” dedi. Adamlar tasdiklediklerinde: “Ben kime en yakın isem, ona en yakın olan Ali’dir” diye ekledi. Gadir el- Humm’da kamp kurduklarında bütün insanları topladı Ali (r.a.)’yi elinden tuttu ve bu sözleri tekrarladı. Daha sonra şu duayı okudu: “Allah’ım, onun dostuna dost ol, düşmanına da düşman ol” Böylece Ali hakkındaki söylenti ve mırıldanmalar son buldu.6

Bir önceki yıl gelen heyetlerden biri de, yerleşim bölgeleri Necd’in doğu sınırı boyunca yayılmış olan, beni Hanife adındaki Yemame’li Hıristiyan bir kabiledendi. Müslüman olmayı kabul etmişlerdi; fakat onlardan Museylime adındaki bir adam kendisinin de Peygamber (s.a.v) olduğunu iddia ediyordu. Hacıların Mekke’den dönmesinden kısa bir süre sonra Yemame’den gelen iki elçi Medine’ye şu mektubu getirdiler: “Allah’ın Rasulü Museylime’den Allah’ın Rasulü Muhammed’e selam üzerine olsun! Hakimiyeti seninle paylaşma görevi bana verildi. Dünyanın yarısı bizim, diğer yarısı da günahkâr olmalarına rağmen Kureyşlilerin”. Peygamber (s.a.v) elçilere bu konuda ne düşündüklerini sordu. Elçiler: “Biz de onunla aynı fikirdeyiz” dediler. “Vallahi” dedi. Peygamber (s.a.v) “Eğer elçiler öldürülmez diye bir kural olmasaydı, sizin başınızı keserdim.” Daha sonra efendilerine vermeleri için bir mektup yazdırdı: “Allah’ın Rasulü Muhammed’den yalancı Museylime’ye, Selam doğru yola uyanların üstüne olsun! Gerçekten yeryüzü Allah’ındır. O kullarından dilediğine onu miras bırakır, işin sonu Allah’tan korkanların lehinedir.”

Bu sıralarda ortaya çıkan yalancı Peygamberlerden biri Beni Esed’in başkanı Tuleyhe, diğeri de Yemen’li Ka’b İbn Esved idi. Yemen’li belli bir başarı kazandı ve geniş bir alanda etkili oldu. Fakat bir süre sonra gurur ve kibiri nedeniyle taraftarlarının çoğu ona karşı çıktılar. Birkaç ay sonra da öldürüldü. Tuleyhe en sonunda Halid tarafından dize getirildi ve tüm iddialarından vazgeçerek İslâm’ın güçlerinden biri oldu. Müseylime’ye gelince onun kaderi, Nuseybe’nin oğlu Abdullah’dan ölümcül bir kılıç yarası aldıktan sonra Vahşi’nin attığı mızrakla ölmek oldu. Fakat bu olay aylar sonra meydana geldi. Hac ayı’nın geçtiği ve Hicret’in onbirinci yılına girildiği şu an için bunlar İslâm’a karşı potansiyel bir tehlike teşkil ediyorlardı. Aynı zamanda kadın Peygamber olduğunu iddia eden Sace adında Temim’li bir kadın da ortaya çıkmıştı. Fakat Peygamber (s.a.v) bunlara karşı ani bir girişimde bulunmak istemiyordu. Onun dikkati kuzeyde yoğunlaşmıştı. Yılın ikinci ayı olan Saferin son günlerinde yani M.S. 632 yılının Mayıs ayı sonlarında, Mute’deki yenilginin karşılığının verilmesi zamanının geldiğine karar verdi. Zeyd ve Cafer’in öldürüldüğü gün İmparatorluk lejyonlarının tarafını tutan Suriye’li Arap kabilelerin üzerine bir sefer düzenlemek için hazırlıklara başlanmasını emrettikten sonra, gençliğine rağmen üçbin kişilik orduya kumanda etme görevini Zeyd’in oğlu Üsame’ye verdi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.