AnaSayfa / Hz. Muhammed / Uzlaşmalar [76] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Uzlaşmalar [76] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Yazının Tamamını Dinle:

Ordu Ci’râne’ye ulaştığında yaklaşık altıbin kadın ve çocuktan oluşan esirler güneşten korunmak için büyük bir sığınağa çekilmişlerdi. Çoğu fakirdi, bu nedenle Peygamber Huza’alı bir adamı her birine yeni giyecekler almak üzere Mekke’ye gönderdi. Bunların parası ganimetin bir bölümünü oluşturan gümüşlerle ödenecekti. Develer yaklaşık olarak yirmidörtbin kadardı. Koyunları ve keçileri ise kimse saymaya girişmedi. Fakat yaklaşık kırkbin olduğu tahmin ediliyordu.

Adamların çoğu ganimetten payını almak için sabırsızlanıyordu. Fakat Peygamber (s.a.v) hemen geri dönmek istemiyordu. Çünkü Havazinlilerden esirlere nazik davranılmasını rica eden bir heyetin gelmesini bekliyordu. Bununla birlikte ganimetten dağılımının gecikmesini istemediği bir bölüm vardı. Ganimetlerden kendisine düşen beşte bir de aynen zekatlar gibi işlem görüyordu. Kısa bir süre önce nazil olan ayetler bu tür fonlardan yararlanacak olan ayrı bir kategoriye yani “KALBLERİ İSINDIRILACAKLAR” adında bir gruba işaret ediyordu:

“Sadakalar – Allah’tan bir farz olarak-yalnızca fakirler, düşkünler, (zekat) işinde görevi olanlar, kalbleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış(lar) içindir Allah bilendir. Hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe: 60)

“KALBLERİ ISINDIRILACAKLAR” deyince akla hemen yeni dinin Mekke’de de hakimiyet kurması sonucu dünyaları -yani Arap putperestliği- sarsıntıya uğrayınca, şartların zorlaması nedeniyle müslüman olan Mekke- liler geliyordu. Peygamber, Ebu Süfyan’a yüz deve verdi; Oğulları Muaviye ve Yezid’e de yüzer deve verilmesini söyledi. Gerçekte bu Ebu Süfyan’a üçyüz deve verilmesi anlamına geliyordu. Bu nokta diğerlerinin gözünden kaçmadı. Hatice’nin yeğeni Hakim’e yüz deve verildiğinde iki yüz deve daha istedi. Peygamber de istediklerini hemen ona tahsis etti. Ebu Süfyan’ınki gibi durumlarda en ufak bir isteksizlik veya kararsızlık hediyenin asıl amacını zedeleyebilirdi.

Fakat Peygamber (s.a.v) yine de Hakim’e şöyle dedi: “Bu servet temiz ve yeşil bir otlaktır. Kim onu cömertce alırsa orada mübarek olacaktır. Kim de o nu gururla alırsa mübarek olmayacak ve yiyen, fakat doymayan kişi gibi olacaktır. Veren el alan elden hayırlıdır. Vermeye ilk önce aileden bakmaya yükümlü olduklarınla başla.” Bunun üzerine Hakim gelecekte kendi elinin hiçbir zaman alan el olmayacağına kararlı bir şekilde: “Seni hak üzere gönderene yemin olsun ki, senden sonra hiç kimseden hiçbir şey almayacağım” dedi. Daha önceki isteğinden vazgeçip sadece yüz deve aldı.

Sadakaların dağıtılacağı aynı kategorideki gruptan bazıları da sınırda olanlar, yani İslâm’ı seçip seçmemekte kararsız olanlardı. Bunlardan bazılarına da yüzer deve verildi. Bunlardan en önemlileri Süheyl ve Safvan idi. İkisi de Huneyn’de savaşmışlar ve Safvan savaşın başlarında müslümanlar kaçmaya başlayınca bundan memnun olan geri saflardaki müşrik Mekkelileri uyarmış ve: “Eğer başımızda biri olacaksa bunun Havazin yerine Kureyş’ten biri olmasını yeğleriz!” diye bağırmıştı. Yüz deveyi aldıktan sonra Safvan Ci’râne vadisi boyunca ilerlerken, Peygamber (s.a.v.)’e arkadaşlık etti ve ganimetlere baktı. Ci’râne’de ana vadinin yanısıra birçok yan vadiler de vardı. Bunlardan biri özellikle ot bakımından çok verimliydi. Bu nedenle deve, koyun ve keçi sürüleri orayı doldurmuştu. Safvan’m bu görüntüden çok etki- lendiğini gören Peygamber (s.a.v.): “Bu vadi çok mu hoşuna gitti?” diye sordu. Safvan’ın yavaşça tasdiklediğini görünce: “Hepsi senin, içindekilerle birlikte” diye ekledi. “Şehadet ederim ki,” dedi Safvan, Eğer bu Peygamber’in nefsi olmasa, hiçbir nefis bu denli iyiliğe sahip olamaz; Allah’tan başka ilah olmadığına ve senin onun Resulü olduğuna şehadet ederim.”

Süheyl’e gelince onun da şüpheleri Ci’râne’de sona ermişti. Bu, ya onun oğlu Abdullah ile tekrar bir araya gelmesi ve Huneyn’deki mucizevi zafere şahitlik etmesi veya Peygamber (s.a.v)’in etkileyici kişiliğiyle bir arada bulunması ya da tüm bu faktörlerin bir arada işlemesiyle meydana gelmişti. Fakat o, İslâm’a vakur bir şekilde girdi.

Üç yıl sonra oğlu Abdullah savaşta öldürülünce Ebu Bekir (r.a.) acılı babayı teselli edici sözler söyledi. Fakat Süheyl şu cevabı verdi: “Bana Allah’ın Rasulü’nün “Bir şehit,kavminden yetmiş kişi için şefaat diler” dediğini söylediler. Ben de oğlumun benden önce kimseye şefaat etmeyeceğini umuyorum.”

Ci’râne’de müslüman olanlardan bazıları da Mahzum’un ileri gelen liderlerinden birkaçıydı: “Ebu Cehil’in iki kardeşi; Halid’in üvey kardeşi, yani şimdi hayatta olmayan genç Velid’in ise öz kardeşi olan Hişam; Peygamber (s.a.v)’in halası Atike’nin Taif’te şehit olan oğlundan sonra Züheyr adında ki ikinci oğlu. On yıl kadar önce Ebu Cehil’e karşı mecliste Benî Hâşim ve Benî Muttalib’e uygulanan boykotun kaldırılmasını savunan ilk Kureyş’li Zühri idi. Annesi Atike (r.a.) ise oğullarından daha önce müslüman olmuştu.

Ordu vadide günlerce bekledi, fakat Havazinlilerden hiçbir heyet gelmedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) ganimetleri paylaştırdı. Paylaştırma işlemi bittikten kısa bir süre sonra içlerinde süt babası Haris’in kardeşinin de bulunduğu bir heyet geldi. Gelenlerin ondört tanesi zaten müslümandı. Geriye kalanlar da müslüman oldular ve Havazin kabilesinin Peygamber (s.a.v)’in akrabası sayılması gerektiğini söyleyerek ondan cömert davranmasını istediler. “Seni kucağımızda büyüttük, göğsümüzde emzirdik” dediler. Peygamber (s.a.v) onlara bir delegenin geleceğinden ümit kesene kadar beklediğini ve ganimetlerin dağıtılmış olduğunu söyledi. Daha sonra cevabın ne olacağını bilmesine rağmen, onlara kadınları ve çocuklarının mı, yoksa mallarının mı daha değerli olduğunu sordu. Onlar: “Bize kadınlarımızı ve çocuklarımızı geri ver” dediklerinde ise: “Benim ve Abdu’l-Muttalib oğullarının payına düşenler sizindir. Diğerlerine de sizin adınıza rica edeceğim. Ben öğle namazını kıldırdıktan sonra: “Allah’ın Rasülünün bizim adımıza müslümanlardan şefaat dilemesini, müslümanlardan da bizim adımıza Rasulullah’tan şefaat dilemesini istiyoruz deyin” dedi.

Onun söylediği gibi yaptılar. Peygamber (s.a.v)’de cemaate dönüp onların kadınlarının ve çocuklarının kendilerine verilmesini istediklerini söyledi. Ensar ve Muhacirler hemen kendi paylarına düşen esirleri Peygamber (s.a.v)’e verdiler. Fakat kabilelerden bir kısmı onlar gibi yaptı, bir kısmı da bunu kabul etmedi. Kabul etmeyen kabileler diyeti gelecekte ödenmek üzere esirleri bırakmaya ikna edildiler. Böylece bütün esirler ailelerine döndüler. Sadece Peygamber (s.a.v)’in dayısının oğlu olan Zühre’li Sa’d’ın payına düşen genç bir kadın Sa’d’la kalmak istediğini söyledi ve geri dönmedi.

Peygamber (s.a.v) süt kardeşine bir miktar deve, koyun ve keçi daha verdikten sonra ona veda etti. Heyet ayrılmak üzere iken onlara başkanları Malik’i sordu. Onlar Malik’in Taif’deki Sakiflilere katıldığını söylediler. “Ona haber verin” dedi Peygamber (s.a.v) “Bana müslüman olarak gelirse ailesini ve mallarını ona iade edeceğim, ona bir de yüz deve vereceğim.” Malik’in ailesini bu amaçla Mekke’de halası Atike’nin yanına yerleştirdi ve mallarını paylaştırdı.

Bu mesaj Malik’e ulaştığında, O, Sakiflilerin kendisini hapsetmelerinden korktuğu için bundan onlara bahsetmedi. Geceleyin şehri terkederek müslüman kampına gitti ve müslüman oldu. Peygamber (s.a.v) onu gittikçe artan Havazin’li müslümanların başına kumandan tayin etti ve onlardan Taife rahat vermemelerini istedi. Böylece Taif kuşatması sadece sınırlı bir süre için kaldırılmış oluyordu. Daha az kesin, fakat daha etkili başka tür bir kuşatma ilkinin yerini alıyordu.

Peygamber (s.a.v) biliyordu ki, dinin bizzat kendisinin insan ruhu üzerinde bir etkisi olmasına rağmen, bu etki sadece dinin sözde değil, teslimiyetle kabul edilme derecesine bağlıdır. “Kalbleri ısındırılacaklar” (Müellefe-i Kulûb)a mali yardımda bulunma prensibi işte bu teslimiyete engel teşkil eden sıkıntı ve acıyı ortadan kaldırmak için konulmuştu. Fakat bu prensibin amacı, diğerleri bir tarafa, ilk müslüman olanlar tarafından bile kavranamadı. Daha önce bahsettiklerimizin yanısıra, çölde ihtiyacı olan birçok kişi görmezlikten gelinerek, müslüman olup olmadıkları şüpheli olan bir- çok bedeviye de değerli hediyeler verilmişti. Zühre’li Sa’d, Gatafan’lı Uyeyne’ye ve Temim’den Ekra’ya yüzer deve verdiği halde, daha samimi olan ve ikisinin aksine çok fakir olan Demre’li Cuayl’e neden bir şeyler vermediğini Peygamber (s.a.v)’e sordu. Peygamber (s.a.v) şu cevabı verdi: “Nefsimi kudret elinde tutana yemin olsun ki, Cu’ayl, bir dünya dolusu Uyeyne ve Ekra’dan daha değerlidir. Fakat onlann Allah’a teslim olmaları için kalblerinin ısındırılması gerek. Oysa Cu’ayl’in teslimiyetine güveniyorum.”

Muhacirlerden bundan başka bir karşı çıkış olmadı. Fakat Peygamber (s.a.v)’in Ci’râne’de kurduğu kampın sonlarına doğru dörtbin kişi kadar olan Ensar arasındaki huzursuzluk çok artmıştı. İçlerinden çoğu fakirdi ve o kadar ganimetten her adama sadece dört deve veya eş değer sayıda koyun ve keçi düşmüştü. Esirlerden yüksek fidyeler almayı ümit ediyorlardı, fakat paylarına düşen esirleri de Peygamber (s.a.v)’i memnun etmek için hiç tereddüt etmeden geri vermişlerdi. O sırada Kureyş’ten onaltı nüfuzlu adama ve diğer kabile reislerinden de dört kişiye değerli hediyeler verildiğini gözlemişlerdi. Bu hediyeleri alanların çoğu zaten zengin adamlardı. Fakat Ensardan hiçbiri Peygamber (s.a.v)’den bir hediye almamıştı. Gerçi Muhacirlerden hiçbiri de hediye almamıştı, ama bu Medine’lileri teselli etmiyordu.

Çünkü hediyelerin çoğu, Muhacirlerin akrabalan olan Kureyşlilere gitmişti. Ensar, kendi aralarında “Allah’ın Rasulü kendi kabilesine döndü” diyorlardı. “Savaş sırasında onun arkadaşları bizlerdik. Fakat ganimetler dağıtılırken akrabaları, kabilesi onun arkadaşlan oldu. Bunun nereden geldigini muhakkak öğreneceğiz. Eğer bu Allah’tan ise sabırla kabul ederiz, fakat eğer bu sadece Allah’ın Rasulünün bir fikrinden öte gitmiyorsa, bizi de düşünmesini isteyeceğiz.”

Ensar arasındaki bu düşünce ve konuşmalar ateşlenince Sa’d lbn Ubade (r.a.) Peygamber (s.a.v)’e gitti ve onların neler söyleyip neler düşündüklerini anlattı. Peygamber (s.a.v): “Peki bu durumda sen nerede yer alıyorsun, ey Sa’d?” dedi. Sa’d: “Ey Allah’ın Rasulü, ben de onlardan biriyim. Bunun nereden geldiğini öğrenmek istiyoruz” diye karşılık verdi. Peygamber (s.a.v) Sa’d’a tüm Ensar’ın daha önce esirlerin yerleştirildiği sığınaklardan birine toplanmasını söyledi. Sa’d’ın izniyle onlara birkaç da Muhacir katıldı. Daha sonra Peygamber (s.a.v) onlara gitti ve Allah’a hamd ve şükrettikten sonra şöyle dedi: “Ey Ensar gönüllerinizin bana karşı olduğu haberi ulaştı. Ben sizi sapıklıkta bulmuşken Allah sizi hidayete eriştirmedi mi? Ben sizi fakir bulmuşken Allah sizi zenginleştirmedi mi? Ben sizi birbirinize düşman bulmuşken Allah kalblerinizi uzlaştırmadı mı?” Onlar: “Evet, elbette” dediler. “Allah ve Rasulü en cömert ve en eli açık olandır.” Peygamber (s.a.v): “Bu söylediklerime mukabele etmeyecek misiniz?” dedi. “Nasıl mukabele edelim?” dediler. Peygamber (s.a.v) şöyle dedi: “Eğer isterseniz ‘sen bize itibardan düşmüş bir halde geldin, biz sana itibar kazandırdık, bize terkedilmiş geldin ve sana yardım ettik; seni toplumdan atılmış bulduk, içeri aldık, seni mahrum bulduk, rahatlattık’ diyebilirsiniz. Doğruyu da söylemiş olursunuz ve size inanılır. Ey Ensar, ben sizin İslâm’ınıza güvenmişken benim insanların kalblerini ısındırmak için kullandığım dünya malları kalbinizde o kadar çok mu yer tutuyor? Ey Ensar, memnun değil misiniz? İnsanlar, develerini ve koyunlarını götürürken, siz evinize Allah’ın Rasulünü beraberinizde götürüyorsunuz. Ensar hariç bütün insanlar bir yöne gitse, Ensar da başka bir yola gitse, ben Ensarın yolundan giderdim. Allah Ensar’a onların oğullarına ve oğullarının oğullarına rahmet etsin.” Adamlar gözyaşlarıyla sakalları ıslanıncaya kadar ağladılar ve bir tek ses halinde: “Biz hissemize düşen Allah’ın Rasulünden memnunuz” dediler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.