AnaSayfa / Hz. Muhammed / Uhud’a Yürüyüş [50] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Uhud’a Yürüyüş [50] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Yazının Tamamını Dinle:

Ordu, Medine ile Uhud’un ortasındaki Şeyheyn’e ulaşıncaya kadar güneş batmaya başlamıştı. Bilal ezan okudu. Namazdan sonra Peygamber (s.a.v) orduyu gözden geçirdi. O zaman, yaşları küçük olmasına rağmen savaşa katılmak isteyen sekiz çocuğu farketti. Aralarında, sadece onüç yaşında olan Zeyd’in oğlu Üsame (r.a.) ve Ömer’in oğlu Abdullah (r.a.) da vardı. Peygamber (s.a.v) bu sekiz çocuğa Medine’ye geri dönmelerini emretti. Onlar karşı çıktılar. Ensar’dan biri, Evs’in Harise kolundan olan onbeş yaşındaki Ebu Rafi’nin iyi bir ok atıcısı olduğuna dair Peygamber (s.a.v)’i ikna etti. Bu yüzden Rafi’nin kalmasına izin verildi. Fakat annesi Rafi’nin kabilesinden biri ile evlenen ve şu anda yetim kalan, Necd kabilesinden Semure kendisinin güreşte Rafi’den daha iyi olduğunu iddia etti. Peygamber (s.a.v) de onların kendilerini göstermelerine izin verdi. İki çocuk hemen birbirlerine girdiler ve Semure iddiasının doğru olduğunu ispatladı. Bu nedenle onun da kalmasına izin verildi. Diğerleri evlerine geri gönderildi.

Mekke’liler, müslümanların üzerlerine gelmesini ve böylece tüm güçleriyle ve süvari birlikleriyle onlara saldırmayı istiyorlardı. Peygamber (s.a.v) bunun farkındaydı. Bu nedenle sayılarının az oluşunu dengeleyecek bir konum almaya ve düşmanın ümitlerini boşa çıkarmaya karar vermişti. Fakat bunu başarabilmesi için bir rehbere ihtiyacı vardı. Bu nedenle bir soruşturma yaptı ve Benî Harise kabilesinin o bölgeyi iyi bilen bir adamını rehber olarak aldı.

Medine’de o gece Hanzele (r.a.) ile Cemile (r.a.) evlendiler. Cemile o gece rüyasında kocasını Cennet’in dışında beklerken gördü. Kapı açılıp kocası içeri girmiş ve kapı tekrar kapanmıştı. Cemile uyandığında:”Bu şehadet” dedi. İkisi birlikte kalkıp gusül abdesti aldılar ve sabah namazını kıldılar. Daha sonra Hanzele karısına veda etti. Fakat karısı ona sarıldı ve bırakmadı. Bunun üzerine tekrar yattılar. Daha sonra Hanzele kendisini karısının etkisinden kurtarıp, gusül abdesti alacak kadar bile beklemeden silahlarını aldı, zırhını giydi ve evden ayrıldı.

Peygamber (s.a.v) orduya güneş doğmadan Şeyheyn’den ayrılma emri verdi. Fakat İbn Ubey, gece boyunca kendi taraftarlarıyla konuşmuştu. Ordu harekete hazır olunca, üçyüz münafıktan oluşan taraftarlarıyla birlikte Ibn Ubey, Medine’ye geri döndü. Orduyla birlikte kalan oğlu Abdullah ise bundan çok utanmıştı, lbn Ubey ayrılmadan önce Peygamber (s.a.v)’le konuşmadı bile. Kendisine nereye gittiğini soran Ensardan bazılarına ise şu cevabı verdi: “O bana karşı çıktı ve değersiz adamların sözüne uydu. Bu kötü seçilmiş noktada hayatlarımızı feda etmemiz için bir neden göremiyorum.” Cabir’in babası Abdullah onların arkasından gitti ve şöyle bağırdı: “Allah aşkına, Peygamberinizi ve halkınızı düşman karşısında terketmeyin.” Onlar sadece şu cevabı verdiler: “Eğer savaşacağınızı bilseydik, sizi terketmezdik. Fakat çatışma olacağını tahmin etmiyoruz.” Abdullah: “Ey Allah’ın düşmanları” dedi, “Allah, Peygamberini sizsiz de zafere ulaştıracaktır.”

Sayıca yediyüze inen ordu, düşmana doğru biraz ilerledi. Daha sonra, hâlâ karanlıkta, sağa dönüp volkanik bir kaya yığınından geçerek Uhud eteklerine ulaştılar. Tekrar dönüp kuzeybatıya doğru yöneldiler. Şafağın sönük ışıklarında Mekke kampını biraz sollarında, biraz da aşağılarında gö- rünceye dek ilerlediler. Daha sonra yine ilerleyip düşmanla Uhud dağı ara- sındaki yerlerini aldılar. Ne yapması gerektiğine karar veren Peygamber (s.a.v) bineklerden inme ve konaklama emri verdi. Bilal ezan okudu ve hepsi arkaları Uhud dağına dönük olarak sıralanıp sabah namazını kıldılar. Savaşın konumu da bu şekilde olacaktı. Çünkü düşman kendileriyle Mekke arasında yer alıyordu. Namazdan sonra Peygamber (s.a.v) onlara şöyle hitap etti: “Gerçekten bu gün siz karşılığı ve ecri bol olan bir gündesiniz. Ne yaptığının farkında olan ve nefsini sabır, sebat, gayret ve istekle buna adayan kişi için büyük mükâfatlar vardır” Peygamber (s.a.v) konuşmasını bitirdiğinde henüz Medine’den yeni gelen Hanzele yanına geldi ve onu selamladı.

Peygamber (s.a.v) en iyi okçuları seçiyordu: Bunların arasında kendisine en yakın olanlar Zeyd, Zühre kabilesinden kuzeni Sa’d ve Osman lbn Ma’zun’un oğlu Sa’ib idi. Okçuların arasından elli kişiyi seçip, esas gücün sol tarafındaki tepeye yerleştirdi. Onların başına da Evs’li Abdullah lbn Cübeyr (r.a.)’i lider olarak görevlendirdi. Onlara bazı emirler verdi ve şöyle dedi: “Oklarınızla bizi onların atlılarından koruyun. Onların arkamızdan dolaşıp bize saldırmasına izin vermeyin. Savaş bizim lehimize de gitse aleyhimize de gitse yerinizden ayrılmayın. Eğer düşmanı yendiğimizi görürseniz, bunda bizim de payımız olsun demeyin, eğer öldürüldüğümüzü görürseniz, yardıma gelmeyin.”

Bir başka zırh giyerek eline bir kılıç aldı ve salladı. “Bu kılıcı hakkıyla birlikte kim alacak?” diye sordu. Ömer hemen almak üzere ilerledi, fakat Peygamber (s.a.v) yüzünü ondan çevirdi ve tekrar: “Bu kılıcı hakkıyla kim alacak?” diye sordu. Zübeyr almak istediğini söyledi, fakat Peygamber (s.a.v) yine yüzünü çevirdi ve sorusunu üçüncü kez tekrarladı. Hazreç’li bir adam olan Ebu Dücane: “Onun hakkı nedir, ey Allah’ın Rasulü?” dedi. Peygamber (s.a.v): “Onun hakkı, düşmanla kılıcın ağzı eğilene dek savaşmandır” dedi. Ebu Dücane: “Onu hakkıyla birlikte alıyorum” dedi. Peygamber (s.a.v) de kılıcı ona verdi. Onun kırmızı sarığı Hazreç arasında ölüm sarığı olarak meşhurdu. Miğferinin üstüne bu sarığı taktığında, bunu düşman üzerine ölüm saçmak anlamına geldiğini herkes biliyordu. Onun saflar arasında bu niyetle kılıcını salladığını görünce Peygamber (s.a.v), “Bu, buradaki ve bu zamandaki durum hariç, Allah’ın yasakladığı ve sevmediği bir haldir” dedi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.