AnaSayfa / Hz. Muhammed / Seçim [83] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Seçim [83] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Yazının Tamamını Dinle:

Peygamber (s.a.v) sürekli Cennet’i tasvir ettiği şeyi sanki görüyormuş gibi anlatırdı. Bu izlenim başka işaretlerle de desteklenirdi. Örneğin, bir keresinde elini sanki bir şey alıyormuş gibi uzattı ve tekrar geri çekti. Hiçbir şey söylemedi, fakat etrafında onun bu hareketine dikkat edenler sordular. “Cenneti gördüm” diye cevap verdi “ve üzümlerinden bir salkım alabilmek için uzandım. Eğer onu alabilseydim, dünya durdukça onu yerdiniz.” Çevresindekiler Peygamber (s.a.v)’in bir bakıma ahirette olduğu fikrine alışmışlardı. Belki de bu nedenle, kendi ölümünden bahsettiği veya burada olduğu gibi her an ölebileceğim ima ettiği zamanlar, sözleri onlar üzerinde fazla etkili olmuyordu. Bunun yanısıra altmışüç yaşında olmasına rağmen hâlâ genç bir adamın incelik ve vücut yapısına sahipti. Gözleri hâlâ ışıl ışıldı ve siyah saçlarında çok az beyazlık vardı.Yine de bir keresinde hanımları ile beraberken yakında öleceğine değinmesi onların, kendi aralarından ilk önce kimin ona kavuşacağı sorusunu yöneltmelerine neden oldu. Peygamber (s.a.v) “En uzağa erişebilen bana ilk önce kavuşacak” diye cevap verdi. Bunun üzerine hangisinin kolunu daha uzun olduğunu anlamak için kolarını ölçmeye başladılar. Kaynaklara kaydedilmemesine rağmen tahminen karşılaştırmayı kazanan, diğerlerine nazaran boyu en uzun olan Şevde idi. Diğer taraftan Zeyneb, küçük yapılı bir kadındı, kolu da boyuna göreydi. Fakat bu olaydan yaklaşık on yıl sonra içlerinden ilk ölen Zeyneb oldu. İşte o zaman Peygamber (s.a.v)’in “en uzağa erişebilen” deyimiyle en cömert olanı kasdettiğini anladılar. Çünkü Zeyneb (r.a.) de kendi adını taşıyan ve “fakirlerin annesi” diye anılan Peygamber (s.a.v)’in diğer hanımı gibi çok cömertti.

Peygamber (s.a.v.) Suriye seferi için hazırlıklara başlanmasını emrettikten kısa bir süre sonra, ordu ayrılmadan önce bir gece Peygamber, Ebu Muveyhibe adlı azatlı bir kölesini erken saatlerde çağırdı ve “Mezarlıktakiler için bağışlanma dilemem emredildi, benimle gel” dedi. Birlikte gittiler ve Baki’e vardıklarında Peygamber (s.a.v.) : “Ey mezarlık halkı, selam üzerini- ze olsun. Halinize sevinin, durumunuz şimdi yaşayanlardan çok iyi. Karga- şalar en karanlık gecenin dalgaları gibi geliyor; birbiri arkasına, her biri bir öncekinden daha kötü” dedi. Daha sonra Ebu Muveyhibe’ye döndü ve: “Bana bu dünya hazinelerinin anahtarları ve bu dünya da ölümsüzlük, ardından da Cennet sunuldu. Bununla Rabbime ve Cennete kavuşma arasındaki seçim bana bırakıldı” dedi. Ebu Muveyhibe “Ey bana anamdan ve babamdan daha sevgili olan, bu dünya hazinelerinin anahtarlarını ve burada, ardından Cennet gelen ölümsüzlüğü seç” dedi. Fakat Peygamber (s.a.v.) ona şu cevabı verdi: “Ben zaten Rabbime ve Cennete kavuşmayı seçtim.” Daha sonra Baki’de yatanlar için bağışlanma diledi.

O sabah veya ertesi gün başı o zamana kadar hiç ağrımadığı bir şekilde ağrıdı. Fakat Peygamber (s.a.v.) yinede mescide gitti. Namazdan sonra minbere çıkıp,-sonradan anlatılanlara göre- sanki son defa yapıyormuş gibi Uhud şehitleri için rahmet diledi. Daha sonra:” Allah’ın kulları arasında bir kul var ki, Allah onu bu dünya ile kendisini seçme konusunda serbest bıraktı. O kul da Allah’ı seçti” dedi. Bunları söylediğinde Ebu Bekir ağlamaya başladı; çünkü Peygamber (s.a.v.)’in kendisinden bahsettiğini ve seçimin kaçınılmaz ölüm olduğunu biliyordu . Peygamber (s.a.v.) onun ağladığını gördüğünde ağlamamasını söyledikten sonra: “Ey insanlar, insanlar arasında arkadaşlığı ve ihsanı ile bana en lütufkâr olan kişi Ebu Bekir’dir. Eğer insanlar arasında biç ayrılmayacağım bir arkadaş seçecek olsam, o arkadaş Ebu Ebu Bekir olurdu -fakat iman kardeşliği ve arkadaşlığı Allah bizi huzurunda birleştirene kadar bizimdir.” İşte bu konuşmadan sonra Mescid’i çevreleyen ve kapıları Mescid’e açılan özel evlere bakarak: “Mescid’e açılan şu kapılara bakın. Ebu Bekir’in kapısı hariç hepsini kapatın.” dedi. Minberden inmeden önce şöyle dedi: “Ben sizden önce gidiyorum ve sizin şahidinizim. Sizinle, şimdi şu durduğum yerden gördüğüm Havuz’da bulaşacağım. Sizin Allah’ın yanında ilahlar edineceğinizden korkmuyorum. Sizin için bu dünyadan korkuyorum, ola ki dünyevi şeyler için birbirinize rekabet edersiniz.”

Mescidden çıktıktan sonra, ev sahipliği, yapma sırası Meymune’de olduğu için onun odasına gitti. Cemaate konuşma yapmak için harcadığı güç, ateşini yükseltmişti. Bir veya iki saat sonra Aişe’nin kendi hastalığını bilmesini istediği için onun odasına gitti. Aişe’nin başı ağrıyordu, o içeri girdiğinde “Of başım!” diye inledi. Peygamber (s.av.) “Hayır, Aişe aslında of (benim) başım!” dedi. Onun yüzünü ölümcül bir hastalığın izlerini ararcasına araştırdı. Böyle bir şey göremeyince: “Ben hayatta iken olmasını isterdim.” Aişe’nin ölümünü kastediyordu- “O zaman senin için bağışlanma diler, sana rahmet diler, seni kefenler , namazını kılar ve gömerdim” dedi. Aişe (r.a.) onun hasta olduğunu görüyordu ve sesinin tonu onu telaşlandırmıştı . Fakat yine de onu neşelendirmeye çalıştı ve onu biraz olsun gülümsetmeyi başardı. Peygamber (s.a.v.) tekrar: “Hayır of( benim ) başım !” dedi ve Meymune’ye döndü.

Sağlıklı olduğu zamanlardaki gibi davranmaya çalışıyordu ve her zamanki gibi Mescidde namazları kıldırıyordu. Fakat hastalığı öyle arttı ki, sadece oturarak namaz kılabilecek hale geldi. O zaman cemaate onların da oturarak kılmaları gerektiğini söyledi. O gün sırası gelen hanımın odasına gittiğinde: “Yarın neredeyim?” diye sordu. Hanımı da ertesi günü sırası gelen hanımın adını söyledi. Peki yarından sonraki gün neredeyim?” diye sordu. Hanımı yine cevap verdi. Onun bu kadar fazla ısrar etmesine şaşırarak ve Aişe ile birlikte olmak istediğini anlayarak diğer hanımlara bunu haber verdi. Onlarda hep beraber geldiler ve : “Ey Allah’ın Resulü! Seninle geçireceğimiz günlerimizi kardeşimiz Aişe’ye veriyoruz” dediler Peygamber (s.a.v.) bu hediyeyi kabul etti. Fakat yardımsız yürüyemeyecek denli zayıftı. Bu nedenle Ali (r.a.) ve Abbas (r.a.), Aişe (r.a.)’nin odasına kadar ona yardım ettiler.

Suriye seferi için Üsame (r.a.) çok genç bir adamı kumandan seçmesi konusunda çok eleştiri olduğu ve hazırlıklarda bir yavaşlama olduğu haberi Peygamber ( s.a.v.)’e ulaştı. Bu eleştirilere cevap verme ihtiyacı hissetti, fakat ateşi çok yüksekti. Hanımlarına: “Benim üzerime değişik kuyulardan doldurulmuş yedi kırba su dökün ki gidip adamlara hitap edebileyim” dedi. Hafsa (r.a.), Aişe (r.a.)’nin odasına bir tekne getirdi, diğer hanımları da su getirdiler. Üzerine su dökülürken Peygamber (s.a.v.) bu teknenin içine oturdu. Daha sonra onun giyinmesine ve sarığını sarmasına yardım ettiler. İki adam da ona yardım ederek aralarında Mescid’e kadar götürdüler. Peygamber (s.a.v.) orada minbere çıktı ve toplanan kalabalığa şöyle hitap etti : “Ey insanlar! Üsame’nin ordusunu sevkedin, çünkü siz ondan önce babasının liderliğine karşı çıktığınız gibi onun liderliğine de karşı çıkmanıza rağmen, O da babası gibi kumandanlık etmeye yaraşır.” Daha sonra minberden indi ve yardımıyla Aişe’nin odasına gitti. Hazırlıklar hızlandı ve Üsame (r.a.) ordusuyla Medine’nin üç mil kuzeyindeki Curf’a kadar gitti ve orada kamp kurdu.

Bir sonraki namaz vaktinde ezan okunduğunda Peygamber (s.av.) hâlâ oturabilmesine rağmen artık namaz kıldıramayacağını hissetti. Hanımlarına: “Ebu Bekir’e namazlarda imamlık etmesini söyleyin” dedi. Fakat Aişe (r.a.) Peygamber (s.av.)’in yerini almanın babasını çok üzeceğinden korktu. “Ey Allah’ın Rasulü” dedi. “Ebu Bekir çok duygulu bir adamdır, sesi de gür değildir, hem Kur’an okurken çok ağlar.” Peygamber ( s.av.) sanki o hiç konuşmamış gibi “Ona namazı kıldırmasını söyle” dedi. Aişe (r.a.) tekrar denedi, bu kez onun yerine Ömer’e görevi vermesini önerdi. Fakat Peygamber (s.av.) tekrar:” Ebu Bekir’e namaz kıldırmasını söyle!” dedi. Aişe(r.a.), Hafsa (r.a.)’nın yüzüne yalvaran bir bakış fırlattı ve Hafsa (r.a.) da konuşmaya başladı. Fakat Peygamber (s.a.v.) onlan şu sözlerle susturdu: “Siz Yusuf’un yanındaki kadınlar gibisiniz. Ebu Bekir (r.a.)’e namazda insanlara imamlık yapmasını söyle. Bırakın suçlayan hata araştırsın, haris olan da arzulasın. Yoksa Allah ve mü’minler buna sahip olmayacaklar.” Son cümleyi üç kez tekrarladı ve hastalığının geri kalan kısmında namazları hep Ebu Bekir kıldırdı.

Peygamber ( s.av.) çoğu zaman başı Aişe’nin göğsünde veya dizinde olduğu halde yatıyordu. Fakat Fatıma (r.a.) geldiğinde Aişe (r.a.), baba kızı yalnız bırakıyordu. Bu ziyaretlerden birinde Aişe onun kızına bir şeyler söylediğini kızının da bunun üzerine ağlamaya başladığını gördü. Daha sonra ona bir sır daha verdi, bu kez gözyaşlarının arasında gülümsemeye başladı.O ayrılırken Aişe (r.a.) Peygamber ( s.av.)’in ne söylediğini sordu, fakat Fatıma (r.a.) bunun bir sır olduğunu ve kimseye açamayacağını söyledi. Ancak daha sonraları Fatıma ona bu sırrı açıkladı: “Peygamber ( s.av.) bana bu hastalıktan öleceğini söyledi, ben de ağladım. Daha sonra bana ev halkından ona ilk kavuşanın ben olacağımı söyledi, ben de güldüm.”

Peygamber (s.a.v.) hastalığı sırasında çok acı çekiyordu, acının çok ağırlaştığı bir sırada karısı Safiye (r.a.): “Ey Allah’ın Peygamberi, senin çektiğini keşke ben çekseydim!” dedi. Bunun üzerine diğer hanımları birbirine baktılar ve aralarında bunun münafıklık olduğunu fısıldaştılar. Peygamber (s.a.v.) onları gördü ve: “Gidin ağzınızı yıkayın” dedi. Ona niçin olduğunu sorduklarında: “Çünkü arkadaşınıza iftira ediyorsunuz. Vallahi, o tüm samimiyetiyle gerçeği söyledi” cevabını verdi.

Ümmü Eymen (r.a.) de sürekli onun yanındaydı ve ara ara oğluna Peygamber (s.av.)’in durumu ile ilgili haberler gönderiyordu. Üsame (r.a.) Allah bir yol gösterinceye kadar daha fazla ilerlemeyip Curf’ta kalmaya karar vermişti. Fakat bir sabah ulaşan kötü haberler nedeniyle Medine’ye geldi ve ağlayarak, şuuru yerinde olduğu halde konuşamayacak kadar hasta olan Peygamber (s.a.v.)’in yanına gitti. Üsame (r.a.) onun üzerine eğildi ve öptü. Peygamber (s.av.) elini Sema’dan rahmet dilercesine yukarı doğru kaldırdı ve açtı. Daha sonra elinin içindekileri, üzüntü içinde kampa dönen Üsame’nin eline boşaltırmış gibi bir hareket yaptı.

Ertesi gün Hicret’in onbirinci yılının Rebi-ül-Evvel ayının Pazartesiye denk gelen onikinci günü idi; yani M.S. 632 Haziranının sekizinci günü. O sabah erkenden Peygamber (s.a.v.)’in ateşi düştü ve çok güçsüz olmasına rağmen ezan onun Mescid’e gitmeye karar vermesine neden oldu. O içeri girdiğinde namaz başlamıştı ve insanlar onu gördüklerinde sevinçten neredeyse namazdan çıkacaklardı, fakat Peygamber (s.a.v.) onlara devam etmelerini işaret etti. Bir süre onları seyretti ve davranışlarındaki takvayı görerek yüzü sevinçten parladı. Yanında Fadl (r.a.) ve azatlı kölesi Sevban (r.a.)’ın yardımıyla ilerlerken yüzü hâlâ parlıyordu. “Peygamber (s.av.)’in yüzünü o andaki kadar güzelken hiç görmemiştim” dedi Enes (r.a.). Ebu Bekir (r.a.) arkasındaki saflarda bir hareket olduğunun farkındaydı. Bunun sadece bir tek sebebinin olabileceğini ve arkadan yaklaştığını duyduğu adamın Peygamber (s.av.)’den başkası olmadığını biliyordu. Bu nedenle başını çevirmeden bir adım geri çekildi. Fakat Peygamber (s.av.) elini onun omuzuna koydu ve “Namazı sen kıldır” diyerek onu tekrar cemaatin önüne doğru itti. Kendisi de Ebu Bekir’in sağına oturdu ve oturarak namaz kıldı.

Onun bu iyileşmesi büyük bir sevinçe yol açmıştı. Namazdan kısa bir süre sonra Üsame, Peygamber (s.a.v.)’i daha kötü bulacağını umarak dönmüştü, fakat onu daha iyi görünce çok sevindi. Peygamber (s.av.) “Allah’ın rahmeti ile yola çık” dedi. Bunun üzerine Üsame ona veda etti ve Curf’a geri dönerek adamlarına kuzeye yürümek için hazırlanmalarını emretti. O sırada Ebu Bekir (r.a.) yukarı Medine’ye doğru yola çıkmıştı. Esma (r.a.) ile evlenmeden çok önce Ebu Bekir (r.a.) on yıl önce vahaya geldiğinde yanında kaldığı Hazreçli Harise’nin kızı Habibe ile nişanlanmıştı. Uzun süre nişanlı kaldıktan sonra evlenmişlerdi. Habibe hâlâ Sunh’ta ailesinin yanında kalıyordu. Ebu Bekir (r.a.) de onu orada görmeye gidiyordu.

Peygamber ( s.av.) Fadl (r.a.) ve Sevban (r.a.)’ın yardımıyla Aişe (r.a.)’nin odasına döndü. Ali (r.a.) ve Abbas (r.a.) da oraya kadar peşlerinden gittiler, fakat çok kalmadılar. Dışarı çıktıklarında oradan geçen bazı adamlar Ali (r.a.)’ye Peygamber ( s.av.)’in nasıl olduğunu sordular. “Allah’a hamdolsun” dedi Ali (r.a.) “O iyi.” Fakat soranlar gittikten sonra Abbas (r.a.), Ali (r.a.)’nin elini tuttu ve: “Yemin ederim ki, kabilemden adamların yüzlerinde gördüğüm gibi Allah’ın Rasulünün yüzünde de ölümü farkettim. Gidelim ve onunla konuşalım. Eğer hüküm bizim üstümüze yüklenecekse, ondan insanlara bize iyi davranmalarını söylemesini isteyelim” dedi. Fakat Ali: “Vallahi sormam, çünkü hakimiyeti bizden o alırsa, ondan sonra asla kimse onu bize vermez” dedi.

Peygamber ( s.av.) yatağına dönmüş ve başı Aişe’nin göğsünde sanki hiçbir gücü kalmamış gibi yatıyordu. Yine de Aişe (r.a.)’nin kardeşi Abdur-rahman (r.a.) elinde bir misvak ile odaya girdiğinde Aişe (r.a.) Peygamber ( s.av.)’in ona sanki misvağı istiyormuş gibi baktığını gördü. Misvağı kardeşinden aldı ve yumuşatmak için çiğnedi. Daha sonra Peygamber ( s.av.)’e verdi. O da güçsüzlüğüne rağmen gayretle dişlerini misvakladı.

Kısa bir süre sonra kendisini kaybetti. Aişe bunun ölümün başlangıcı olduğunu düşündü. Fakat bir saat sonra Peygamber ( s.av.) gözlerini açtı. Aişe o zaman Peygamber ( s.av.)’in kendisine şöyle dediğini anımsadı: “Hiçbir Peygamber cennetteki yeri gösterilmeden ve yaşamakla ölmek arasında bir seçim kendisine sunulmadan ölmez.” Aişe (r.a.) şimdi bunun yerine geldiğini ve onun ahireti görüp geldiğini anladı. Kendi kendisine:”Şimdi bizi seçmez” dedi. Daha sonra onun şöyle mırıldandığını duydu: “Cennette buluşmak üzere.

“Allah’ın kendilerine nimet verdiği Peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar) şehitler ve salihler beraberdir.Ne iyi arkadaştır onlar.” (Nisa: 69)

Onun tekrar: “Allahım, Cennette buluşma üzere” diye mırıldandığını duydu. Bunlar ondan duyduğu son kelimeler oldu. Yavaş yavaş Aişe (r.a.)’nin göğsündeki başı ağırlaşmaya başladı. Diğer hanımları ağlamaya başlayınca Aişe (r.a.) onun başını bir yastığa koydu ve kendisi de ağlamaya başladı..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.