AnaSayfa / Hz. Muhammed / Savaşa Hazırlıklar [49] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Savaşa Hazırlıklar [49] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Yazının Tamamını Dinle:

Mekke’liler Kızıl Deniz kervan yolunu kaybettiklerini üzüntüyle farkettiler. Tek seçenek olan diğer yolun ise bir dezavantajı vardı: Necd’den geçen yola kuyular çok uzaktı. Fakat yaz ayları yakın olduğu için kervana su taşıyan birkaç deve ekleyerek yolu güvenilir hale sokmak mümkündü. Kureyşliler Irak’a yüzbin dirhem değerinde gümüş eşya taşıyan zengin bir kervan göndermek istiyorlardı. Kervan Safvan’ın yönetiminde yol alacaktı. Medine yahudilerinden bazıları bunu duymuş ve aralarında konuşuyorlardı. O sırada Ensar’dan biri onların söylediklerine kulak misafiri oldu ve duyduklarını hemen Peygamber (s.a.v)’e haber verdi. Peygamber (s.a.v), Zeyd (r.a.)’in kumandanlık yeteneği olduğunun farkındaydı. Bu nedenle onu yüz atlının kumandasında kervanın yolunu kesmek üzere, yol üzerindeki su kaynaklarından biri olan Karede’ye gönderdi. Ordunun küçük olması Zeyd’in planını uygulamasını kolaylaştırıyordu. Ani ve görünmeden kervana saldırdılar. Bu ani saldırıdan korkan Safvan ve adamları kaçtılar. Zeyd ve adamları yııkleriyle birlikte tüm develeri alarak zafer içinde Medine’ye döndüler. Birkaç da köle elde etmişlerdi.

Karede felaketi, Mekke’lilerin Bedir’den beri süren savaş hazırlıklarının hızlandırılmasına neden oldu. Haram ay olan Recep’le birlikte, kış mevsimi ve M.S. 625 yılı geçmiş oldu. Bunu takip eden ayda Hafsa ile Peygamber (s.a.v) evlendiler. Ramazan’ın ve orucun gelişiyle birlikte müslümanlar büyük bir sevinç daha yaşadılar: Fatıma bir erkek çocuğu dünyaya getirmişti. Peygamber (s.a.v), çocuğun kulağına ezan okudu ve ona “Güzel” anlamına gelen el-Hasan adını verdi. Dolunay çıktığında, yani ayın ortalarında Bedir’in yıldönümü yaşandı. O ayın sonunda Peygamber (s.a.v) Mekke’den Medine’ye gelen bir atlının getirdiği bir mektup aldı. Mektup amcası Abbas’tandı, Medine’ye doğru yola çıkan üç bin kişilik orduyu haber veriyordu. Yediyüz zırhlı ve iki yüz atlıları vardı. Eşya taşıyan ve kadınların çardaklarını taşıyan develer sayılmasa bile her askere bir deve düşüyordu.

Mektup Medine’ye ulaştığında Kureyş ordusu yola çıkmıştı. Ebu Süf- yan, kumandan olarak, yanına karısı Hind’i ve ikinci karısını da almıştı. Safvan da onun gibi iki karısını getirdi; diğer liderler ise eşlerinden sadece birini getirmişlerdi. Mut’im’in oğlu Cübeyr Mekke’de kalmış, fakat tüm Habeşistan’lı, soydaşları gibi cirit atmakta usta olan kölesi Vahşi’yi göndermişti. Vahşi’nin attığı cirit hedefinden çok seyrek şaşardı. Cübeyr ona şöyle demişti: “Eğer benimkine karşılık Muhammed’in amcası Hamza’yı öldürürsen, se- ni serbest bırakacağım.” Hind bunu duymuştu. Ordu konakladığında, kampta ne zaman Vahşi’yi görse ona şöyle diyordu: “Ey karanlıkların babası, git onu söndür ve sonra zevkle seyret”. Vahşi’ye, sahibinin ödülünün yanı sıra kendisinin de ödül vereceğini söylemişti.

Ensar ve Muhacirler’in, düşman gelmeden önce daha bir haftaları vardı. Bu süre içinde şehir duvarları dışında, vahanın çeşitli yerlerinde yaşayanlar hayvanlarıyla birlikte şehrin içine yerleştirilmeliydi. Bu görev yerine getirildi ve şehir duvarları dışında ne bir at ne bir deve ne de bir koyun kalmadı. Bundan sonra yapılacak iş Mekke’lilerin planlarını öğrenmekti. Onların sahildeki batı yolunu takip ettikleri haberi geldi. Bu sırada içeriye doğru yöneldiler ve Medine’nin beş mil kadar batısında konakladılar. Daha sonra kuzeybatıya birkaç mil yol aldılar ve Medine’ye kuzeyden bakan Uhud dağının eteklerindeki düzlüğe kamp kurdular.

Peygamber (s.a.v)’in gönderdiği haberciler ertesi sabah, düşman sayısı- nın gerçekten mektuptaki gibi olduğu haberiyle geri döndüler. Kureyş’in yanısıra, Sakîf kabilesinden yüz adamla birlikte Kinane ve diğer müttefiklerinden de temsilciler vardı. Üçbinden fazla deve ve iki yüz at, tüm otlağı ve henüz hasat edilmeyen ekinleri yiyorlardı. Kısa bir süre sonra oralarda yeşillikten eser kalmayacaktı. Orduda hemen saldırma belirtileri görülmüyordu. Bununla birlikte o gece şehrin etrafına asker yerleştirildi. Biri Evs’li, di- ğeri Hazreç’li olan iki Sa’d, yani ibn Mu’az (r.a.) ve İbn Ubade (r.a.), Peygamber (s.a.v)’in kapısı dışında beklemek gerektiğine karar verdiler. Useyd ve bir grup askerle gece Peygamber (s.a.v)’in kapısında nöbet tuttular.

Peygamber (s.a.v), henüz silahlarını kuşanmamıştı. Fakat rüyasında, kendisini zırh giymiş bir halde bir koçun üstünde giderken gördü. Elinde bir kılıç vardı. Kılıca baktığında içinde bir diş; etrafında da kendisinin olduğunu bildiği bir grup büyük baş hayvanın kurban edildiğini gördü.

Ertesi sabah rüyasını arkadaşlarına anlattı ve onu şöyle yorumladı: “Zırh Medine’dir, kılıcın içindeki diş bana yöneltilecek olan bir darbeyi, kurban edilen hayvanlar da Ashabımdan öldürülecek olanları temsil ediyor. Benim üzerine bindiğim koç ise, inşaallah öldüreceğimiz, kafirlerin bölük başkanını işaret ediyor.”1

Peygamber (s.a.v)’in ilk düşüncesi şehrin dışına çıkmayıp içten bir savunma mekanizması kurmaktı. Bununla birlikte kendi görüşüne diğerlerinin de katılıp katılmayacaklarını öğrenmek amacıyla meseleyi istişare etmek için arkadaşlarını topladı. İlk konuşan lbn Ubey oldu. “Bizim şehrimiz, bize karşı hiçbir zaman saldırıya meydan bırakmayan bakire bir şehirdir. Biz bu şehirden büyük kayıplar olmaksızın hiçbir düşmana saldırı için çıkmadık. Bu şehre saldıranlar ise hep büyük kayıplarla karşılaştılar. O halde, ey Allah’ın Rasulü, onları bırak, ne yaparlarsa yapsınlar. Orada kaldıkça, felaket onların olacaktır. Geri döndüklerinde ise amaçlarını yerine getirememiş olarak geri döneceklerdir.”

Ensar ve Muhacirlerin yaşlılarından büyük bir grup lbn Ubey’in görüşüne katıldılar. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v): “Medine’de kaim, kadın ve çocukları kalelere koyun” dedi. O böyle konuşunca gençlerden çoğunun şehrin dışına yürüme taraftarı olduğu açığa çıktı. Birisi: “Ey Allah’ın Rasulü,” dedi, “bizi düşmanın yanına götür. Onların, bizim korktuğumuzu ve zayıf olduğumuzu düşünmelerine izin verme”. Bu sözler meclisin her tarafından takdir dolu mırıltılarla desteklendi. Çoğu aynı şeyleri tekrarladı. Bazıları, eğer bu kez mahsullerinin böyle harap edilmesine izin verirlerse, bunu gelecekte Kureyşliler’i aynı şeyi yapmaya teşvik etmekten başka bir işe yaramayacağı görüşünü savundular. Hamza ve Sa’d lbn Ubade gibi deneyimli kişiler de bu görüşü desteklemeye başlamıştı. İçlerinden biri: “Bedir’de üç yüz adamın vardı, Allah sana, onlara karşı zafer verdi. Şimdi ise daha çok adamımız var, hem de düşman ayağıyla kapımıza dek gelmiş. Yine Allah’a dua ediyor ve zafer vereceğini ümit ediyoruz” dedi. Daha sonra, yaşlı bir adam olan Evs’li Hayseme ayağa kalktı. Daha önce de anlatılan savunmada kalmanın dezavantajlarından bahsetti. Sonra kişisel bir konuyu

açıkladı. Oğlu Sa’d (r.a.) Bedir’de şehit düşen birkaç müslümandan biriydi. “Geçen gece rüyamda” dedi, “Oğlumu gördüm. Görünüşü çok güzeldi. Cennet bahçeleri arasında ona her istediğinin verildiğini gözledim. Bize gel ve Cennette arkadaşımız ol. Rabbimin bütün vaadlerinin hak olduğunu gör- düm dedi. Ben yaşlıyım ve Rabbime kavuşmak istiyorum. Ey Allah’ın Rasulü, Allah’a dua et de bana şehitlik ve Cennette Sa’d’la buluşmayı nasip etsin.”Peygamber (s.a.v): Hayseme için dua etti. Şüphesiz bunu içinden okudu, çünkü kaynaklarda duanın nasıl olduğu kaydedilmemiş. Daha sonra Ensar’dan biri daha, Hazreç’li Malik lbn Sinan (r.a.) ayağa kalktı. “Ey Allah’ın Rasulü” dedi, “Önümüzde iki iyi şeyden biri bizi bekliyor: Ya Allah bize onlara karşı zafer verecek, ki biz bunu bekliyoruz; ya da Allah bizi şehitlik mertebesine ulaştıracak. Hangisi olursa olsun farketmez, çünkü iki sonuç da iyi.”

Konuşulanlardan ve onların desteklenmesinden genel kanının şehir dışına çıkmak olduğu anlaşıldı. Peygamber (s.a.v) de şehir dışına çıkıp düşmana saldırmaya karar verdi. Öğle vakti Cuma namazı için toplandılar. Okunan Hutbenin konusu cihad ve onun gerektirdiği çaba ile ilgiliydi. Daha sonra Peygamber (s.a.v) arkadaşlarına savaş için hazırlanma emri verdi.

Namazdan sonra Peygamber (s.a.v)’in arkasında iki adam önemli kararlar almak için ona danışmak üzere bekliyorlardı. Bunlardan biri kendini İbrahim dininin temsilcisi kabul eden Ebu Amir’in oğlu Hanzele idi. Babasının şimdi Uhud’da düşman kampları arasında olduğundan haberi yoktu. O gün, Hanzele’nin birkaç hafta öncesinden belirlenmiş olan düğün günüydü. O, lbn Ubey’in kızı, kuzeni Cemile ile nişanlıydı. Savaşa gitmeye kararlı olmasına rağmen, düğünü ertelemek istemiyordu. Peygamber (s.a.v.) düğününü yapmasını ve geceyi Medine’de geçirmesini söyledi. Güneş doğmadan önce çatışma başlayamayacağına göre, Hanzele (r.a.) ertesi sabah orduya yetişebilirdi. Ordunun hangi yollardan geçtiğini araştırarak onlara ulaşması mümkündü.

Diğer adam, Hazreç kabilelerinden Benî Selime’li Abdullah lbn Amr (r.a.)’dı. O üç yıl kadar önce, putperest olarak Hac yolculuğuna çıkıp Mina’da müslüman olan ve daha sonra ikinci Akabe’de Peygamber (s.a.v)’e biat eden adamdı. Birkaç gece önce Abdullah, Hayseme’ninkine benzer bir rüya görmüştü. Rüyasında ona bir adam gelmişti. O, adamın Ensardan Mübeşşir olduğunu farketmişti.

Adam: “Birkaç gün içinde bize geleceksin” demişti. Abdullah: “Neredesin?” deyince adam: “Cennette. Biz orada, istediğimiz her şeye sahip oluruz” cevabını vermişti. Abdullah’ın: “Sen Bedir’de öldürülmemiş miydin?” sorusunu ise şöyle cevaplamıştı: “Evet öldürüldüm, fakat bana tekrar hayat verildi” Abdullah rüyasını Peygamber’e anlatınca Peygamber ona: “Ey Cabir’in babası, bu şehadettir” dedi. Abdullah da böyle tahmin ediyordu, fa- kat yine de bunu Peygamber (s.a.v)’in ağzından duymak istemişti. Daha sonra savaş hazırlıklarına başlamak ve çocuklarıyla vedalaşmak için evine döndü. Kansı yeni ölmüştü. Geride ise, yedi kız çocuğu ve onlara ağabeylik eden Cabir’i bırakmıştı. Babası eve geldiğinde Cabir çoktan mescidden dönmüş, silahlarını hazırlamaya koyulmuştu. Bedir’de bulunmadığı için bu kez Peygamber (s.a.v)’le savaşa gitmeyi çok istiyordu. Fakat babasının düşüncesi farklıydı. “Oğlum” dedi babası, “onları -kızlarını kastederek – yalnız bırakmamalıyız. Onlar küçük ve çaresizler. Onlar için korkuyorum. Fa- kat ben Allah’ın Rasulü ile birlikte, şehit olmak için gidiyorum, onları da sana emanet ediyorum.”

Müslümanlar ikindi namazında tekrar bir araya geldiler. O zamana kadar yukarı Medine’liler hazırlanıp mescide gelmişlerdi bile. Namazdan sonra Peygamber (s.a.v) Ebu Bekir ve Ömer’i kendi evine götürdü. Onlar Peygamber (s.a.v)’in savaş için hazırlanmasına yardım ettiler. Adamlar dışarıda sıralanmış bekliyorlardı. Sa’d İbn Muaz (r.a.) ve kabilesinden birkaç adam onlara kızarak: “Siz, Allah’ın Rasulü istemediği ve Ona Sema’dan haber gelmediği halde onu savaşa zorladınız. Bırakın da kararı o versin” dediler. Peygamber (s.a.v) dışarı çıktığında, sarığını miğferinin üstüne sarmış, zırhını giymiş ve kılıcını kuşanmıştı. Adamlardan çoğu, onu görünce biraz önceki sözlerine pişman oldular ve: “Ey Allah’ın Rasulü, bizim sana karşı çıkmamız sözkonusu değil, sana hangisi iyi görünüyorsa onu yap” dediler. Peygamber (s.a.v) onlara şu cevabı verdi. “Bir peygamber silahlarını kuşandıktan sonra, Allah, düşmanlarıyla onun arasında hüküm verene kadar onları çıkarmaz. Bu nedenle size emrettiklerimi yapın ve Allah adına ilerleyin. Eğer sebat gösterirseniz zafer sizindir.” Daha sonra iki sopa istedi ve onlara üç sancak bağladı. Evs’in sancağını Useyd’e, Hazreç’inkini Bedir kuyularıyla ilgili tavsiyeyi veren Hubab’a, Muhacirlerinkini de Mus’ab’a verdi. Yine, âmâ olan Abdullah İbn Ümmü Mektum (r.a.)’u kendi yokluğunda namazları kıldırması için imam tayin etti. Sekb’ adındaki atına bindi, yayını omuzuna astı, eline de bir mızrak aldı. Başka kimse bineğine binmemişti.

İki Sa’d (İbn Ubade ve İbn Muaz) Peygamber (s.a.v)’in önünde gidiyordu. Her iki tarafta toplam binden fazla adam vardı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.