AnaSayfa / Hz. Muhammed / Savaş ve Barış [57] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Savaş ve Barış [57] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Yazının Tamamını Dinle:

M.S. 626 yılının ilk aylarında Fatıma bir erkek çocuğu daha dünyaya getirdi. Peygamber (s.a.v) el-Hasan ismini çok seviyordu. Bu nedenle Fatıma’nın ikinci çocuğuna “küçük Hasan” yani “küçük güzel adam” anlamına gelen Hüseyin adını verdi. O sıralarda “fakirlerin annesi”diye tanınan yeni zevcesi Zeyneb hastalandı ve vefat etti. Vefat ettiğinde Peygamber (s.a.v)’le henüz sekiz aylık evli idi. Peygamber (s.a.v) onun cenaze namazını kıldırdı ve onu Baki mezarlığında kızı Rukiye’nin mezarının yakınına gömdü. Bunu takip eden ay Peygamber (s.a.v)’in kuzeni Ebu Seleme (r.a.) Uhud’da aldığı -önce çabuk iyileşen, fakat sonradan tekrar açılan- yara nedeniyle öldü. Peygamber (s.a.v), öldüğü sırada onun yanındaydı ve o son nefesini verirken dua ediyordu. Öldükten sonra gözlerini de Peygamber (s.a.v) kapattı.

Ebu Seleme (r.a.) ve Ümmü Seleme (r.a.) birbirine çok bağlı bir çiftti. Ümmü Seleme kocasına ikisinden biri öldüğünde evlenmemek üzere anlaşma yapmalarını teklif etti. Fakat Ebu Seleme, eğer kendisi önce ölürse, karısının mutlaka evlenmesi gerektiğini söyledi ve şöyle dua etti: “Allah’ım, Ümmü Seleme’ye benden sonra, benden daha iyi ve ona acı ve elem çektirmeyecek bir koca ver!” Ebu Seleme’nin ölümünden dört ay sonra Peygamber (s.a.v) Ümmü Seleme’ye evlenme teklif etti. Ümmü Seleme kendisinin Peygamber (s.a.v)’e uygun bir eş olmadığını öne sürdü. “Ben yaşlı bir kadınım” dedi “Ve yetimlerin annesiyim. Bunların yanısıra birde benim kıskançlık huyum var. Ey Allah’ın Rasulü, senin birden fazla eşin var” dedi. Peygamber (s.a.v) şöyle cevap verdi: “Yaş konusunu ele alırsak ben senden yaşlıyım. Kıskançlığa gelince, Allah’a bu huyu senden alması için dua ederim. Çocuklarına ise Allah ve Rasulü göz kulak olacaktır”. Böylece evlendiler ve Ümmü Seleme, sağlığında Zeyneb’e ait olan odaya yerleşti.

Ümmü Seleme (r.a.) yaşı ile ilgili söylediklerine rağmen henüz yirmidokuz yaşında genç bir kadındı. Ebu Seleme ile Habeşistan’a hicret ettiğinde sadece onsekiz yaşındaydı. Kıskançlığına gelince, Ümmü Seleme bu evlilikle imtihan edileceğinden haklı olarak korkuyordu. Bu korkuyu taşıyan sadece o değildi. Aişe, Hafsa ve Zeyneb’i zorluk çekmeden kabul etmişti. Fakat belki de kendi yaşı ilerlediği için -ondört yaşındaydı- bu kez durum farklıydı. Aişe, Ümmü Seleme’yi sık sık görürdü. Fatıma’nın düğün hazırlıklarını birlikte yapmışlardı. Fakat Aişe hiçbir zaman ona muhtemel bir rakip gözüyle bakmamıştı. Fakat şimdi Medine’de herkes Peygamber’in yeni evliliğinden ve gelinin güzelliğinden konuşuyordu. Aişe bunları duyduğunda sıkılmıştı. “Onun güzelliği ile ilgili şeyler bana anlatılınca çok üzülmüştüm” dedi. “Onu yakından görebilmek için gittim ve onun anlatılandan kat kat daha güzel olduğunu gördüm. Bunu Hafsa’ya da anlattım. Hafsa: “Hayır, sen kıskandığın için böyle söylüyorsun o anlattıkları gibi değil” dedi. Daha sonra kendi gözüyle karar vermek için Ümmü Seleme’nin yanına gitti. Döndüğünde bana: “Onu kendi gözlerimle gördüm. Senin söylediğin kadar güzel değil, ama yine de güzel sayılır” dedi. Bunun üzerine tekrar onu görmeye gittim. Gerçekten de Hafsa’nın dediği gibiydi. Fakat ben yine de kıskanıyordum.”

Ebu Süfyan’ın Uhud’dan sonra teklif ettiği ve Peygamber (s.a.v)’in kabul ettiği Bedirde yapılacak olan ikinci çarpışmanın zamanı yaklaşıyordu. Fakat o yıl kurak bir yıldı ve Ebu Süfyan yolculukta atların ve develerin yiyebileceği yeşillikler olmadığının farkındaydı. Savaş boyunca gerekli olan yemi Mekke’den taşımaları gerekiyordu. Fakat Mekke’deki stokları da bitmek üzereydi. Ebu Süfyan kendi teklifinden geri dönme şerefsizliğini göstermek istemiyordu. Muhammed (s.a.v)’in bu anlaşmayı bozmasını bekli- yordu. Fakat Yesrib’den savaşa hazırlanıldığı haberleri geliyordu. Kararını değiştirmesi için ona bazı şeyler teklif edebilir miydi? Ebu Süfyan, Süheyl ve diğer birkaç Kureyş liderine danıştı. Birlikte bir plan yaptılar. Gatafan kabilesinin Beni Aşça’ kolunun liderlerinden olan Nuaym, Süheyl’in arkadaşıydı ve o sırada Mekke’de idi. Ona güvenebileceklerini düşündüler. O, Kureyş’ten olmadığı için tarafsız ve objektif bir gözlemci ve tavsiyeci gibi görülebilirdi. Eğer müslümanları Bedir’deki karşılaşmadan vazgeçirmeyi başarırsa ona yirmi deve vereceklerini vadettiler. Nuaym bu teklifi kabul etti ve vahaya doğru yola çıktı. Orada Ebu Süfyan’ın Bedir’deki karşılaşma için çok büyük bir ordu kurduğu haberini yaydı. Her toplulukla ayrı ayrı konuştu.

Ensara, Muhacirlere, yahudilere ve münafıklara tehlikenin geldiğini söyledi ve haberini şöyle bir tavsiyeyle noktaladı: “Burada kalın, onlara karşı çıkmayın. Hiçbirinizin sağ olarak geri dönebileceğinizi zannetmem.” Yahudiler ve münafıklar Mekke’lilerin ordu hazırlamasına sevindiler ve bu haberlerin Medine’de daha da yayılmasını sağladılar. Nuaym, müslümanlar üzerinde de etkili olmuştu. Çoğu Bedir’e gitmenin akılkârı olmadığını düşünüyordu. Müslümanların bu tutumunu Peygamber (s.a.v)’de haber aldı ve kendisiyle birlikte kimsenin gelmeyeceğinden endişe etmeye başladı. Fakat Ebu Bekir ve Ömer her ne olursa olsun Kureyş’e verdiği sözden dönmemesi için onu uyardılar. “Allah dinini destekler” dediler, “Ve Allah Rasulüne güç verir”. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v): “Tek başıma bile olsam gideceğim” dedi.

Bu bir iki kelime Nuaym’ın develerinden olmasına ve tam başaracağını sandığı anda tüm çabalarının boşa gitmesine neden oldu. Fakat Nuaym görevinin yanlış olduğunu farketmişti. Medine’de kendi deneyimlerinin ve etkisinin ötesinde bir şeylerin yürürlükte olduğunu anlamış ve İslam’ın ilk tohumlarını kalbine yerleştirmişti. Peygamber (s.a.v) önceden kararlaştırdığı şekilde beşyüz deve ve sürücüsü ile on da atlı adamı yanma alarak yola çıktı. Çoğu Bedir Panayırı’nda satmak üzere yanlarına ticari eşya almışlardı.

O sırada Ebu Süfyan Kureyşlilere şöyle diyordu: “Bir-iki günü yolda geçirelim, sonra geri dönelim. Eğer Muhammed (s.a.v) ortaya çıkmazsa, bizim yola çıktığımızı ve tekrar geri döndüğümüzü duyacaktır. O sözünde durmamış ve sözünden dönme suçu ona ait olacaktır”. Fakat Ebu Süfyan’ın ümitlerinin tersine peygamber (s.a.v) ve arkadaşları gelmişler ve Bedir panayırında sekiz gün kalmışlardı. Panayıra katılan Araplar ise Kureyş’in sözünden döndüğü ve Peygamber (s.a.v)’in sözünde durduğu haberini tüm Arabistan’a yaymışlardı. Müslümanların iyi şöhretinin arttığı ve kendilerinin Arapların gözünden düştüğü haberi Mekke’ye ulaştığında Safvan ve diğerleri Bedirde ikinci bir karşılaşma için söz verdiği için Ebu Süfyan’ı azarladılar. Fakat bu başarısızlık onların bu yeni dini ve taraftarlarım ortadan kaldırmak için planladıkları büyük savaş hazırlıklarını engellemedi.

Bedir’den döndükten sonra Medine’de bir ay boyunca barış dolu bir or- tam yaşandı. Fakat bir ay kadar bir süre sonra bazı Gatafan kabilelerinin Yesrib’e saldırı hazırlıklarına giriştiği haberi ulaştı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) hemen dört yüz kişilik bir ordu kurup Necd üzerine yürüdü. Ama onlar oraya ulaştıklarında düşman çoktan kaçmıştı. Bu sefer sırasında Peygamber (s.a.v)’e “Korku namazı”nı nasıl kılacağını anlatan bir vahiy geldi. Bu ayetlerde savaş sırasında ordunun nasıl namaz kılacağı, düşmandan korku anında neler yapılacağı, nasıl bir grup namaz kılarken, diğer bir grubun gözcülük edeceği anlatılıyordu. (Nisa: 101-102).

Bu grupla birlikte yolculuk edenlerden biri de Abdullah’ın oğlu Cabir idi. Daha sonraki yıllarda, konak yerlerinden birinde meydana gelen bir olayı şöyle anlattı: “Biz Peygamber (s.a.v)’in yanmdayken ashabdan biri elinde yakaladığı bir kuşla geldi. O sırada yavru kuşun annesi kendisini o adamın ellerine attı. Herkes hayret içindeydi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) şöyle dedi: “Bu kuşa mı hayret ediyorsunuz? Onun yavrusunu aldınız, o da merhametinden kendisini sizin ellerinize yavrusunun yanma attı. Allah’a yemin ederim ki Rabbiniz size karşı bu kuşun yavrusuna gösterdiği merhametten daha fazla merhamet eder.” Daha sonra adama yavru kuşu aldığı yere koymasını emretti”.

Peygamber (s.a.v), bir keresinde de şöyle demiştir: “Allah’ın yüz rahmeti vardır. Bunlardan birini insanlar, cinler, sığırlar ve diğer hayvanlara indirmiştir. Bu şekilde, bu yaratıklar birbirlerine karşı merhamet beslerler ve vahşi yaratıklar yavrusuna karşı merhametli olmaya yönelir. Geri kalan doksandokuz merhameti de Allah kendisine ayırmıştır. Bununla Hesap günü kullarına merhamet eder.

Cabir (r.a.) Medine’ye dönerken Peygamber (s.a.v)’le birlikte birkaç kişinin geriden takip ettiği ve diğer grupların çok önlerde yol aldığı haberini de vermiştir. Cabir’in devesi yaşlı ve zayıf olduğu için çoğunluğu oluşturan ilk gruba ayak uyduramamış ve geri kalmıştı. Peygamber (s.a.v) ona rastlayınca neden bu kadar geride kaldığını sordu. O: “Ey Allah’ın Rasulü” dedi, “Bu deve bundan hızlı gidemiyor”. Peygamber (s.a.v): “Deveni çöktür” dedi. Kendi devesini de çöktürdü. Cabir (r.a.) bundan sonrasını şöyle anlatıyor: “Şu sopayı bana ver dedi, ben de verdim. Peygamber (s.a.v) elindeki sopayla bir iki kez ona vurdu. Daha sonra deveme binmemi istedi ve yolumuza devam ettik. Rasulünü Hak’la gönderene yemin olsun ki benim devem onunkini geçti.”

“Yol boyunca Rasulullah (s.a.v)’la sohbet ettik. O bana: “Deveni bana satar mısın?” dedi. Ben “Onu sana hibe ederim” dedim. O:”Hayır onu bana sat” dedi. Cabir onun sesinin tonundan pazarlık yapmak istediğini anladı. “Ona bir fiyat vermesini söyledim” dedi. Cabir, bana: “Ona bir dirhem veririm” dedi. Ben “Bu çok az” dedim. O: “Peki iki dirhem olsun” dedi. Fakat ben yine “Hayır” dedim. O da fiyatı kırk dirheme yani bir birim ons altına ulaşıncaya kadar yükseltti. Bu fiyata razı oldum. Bana. “Sen hiç evlendin mi, Cabir?” diye sordu. Ben de evlendiğimi söyledim. O: “Daha önceden evlenmiş biriyle mi yoksa bakireyle mi?” diye sordu. Ben: “Daha önce evlenmiş biriyle” deyince: “Neden bir kızla evlenmedin? Sen onunla oynardın, o da seninle oynardı” dedi. “Ey Allah’ın Rasulü” dedim, “Babam Uhud’da öldü, geride kalan yedi kız kardeşimi bana emanet etti. Bu nedenle onlara bakacak saçlarını tarayacak ve onlara annelik edecek bir kadınla evlendim.” Bana iyi bir seçim yaptığımı söyledi. Daha sonra bana Medine’den üç mil uzaktaki Şirar’a ulaştıklarında develeri orada kurban edeceğinden, günü orada geçireceğimizden ve karımın bizim eve dönüş haberimizi aldığında minderlerin tozunu silkmeye girişeceğinden bahsetti. “Bizim hiç minderimiz yok” dedim. O: “Olacak, eve döndüğünde yapılması gerekenleri yap” dedi.

“Döndüğümüz günden sonraki ilk sabah devemi aldım ve Peygamber (s.a.v)’in kapısı önüne çöktürdüm. Peygamber (s.a.v) bana deveyi oraya bırakıp mescidde iki rekat namaz kılmamı söyledi. Ben de onun dediğini yaptım. Daha sonra Hz. Bilal’e bana bir birim ons altın vermesini emretti. Bilal (r.a.) terazisinin tarttığından biraz daha fazlasını verdi. Altını aldım ve gitmek üzere geri döndüm. Fakat Peygamber (s.a.v) beni geri çağırdı. “Deveni al” dedi “O senindir, onun için sana ödenen para da senindir.”

Bu aylardan birinde Farisi Selman danışmak ve yardım dilemek üzere Peygamber (s.a.v)’e geldi. Ben! Kurayza Yahudilerinden olan sahibi onu Medine’nin güneyindeki arazisinde o kadar sıkı çalışmaya zorluyordu ki, Selman’ın Müslüman cemaatle yakın bir ilişkiye girmesi mümkün olmuyordu. O, ne Uhud’da, ne Bedir’de ne de son dört yılda Peygamber (s.a.v)’in çeşitli aralıklarla yaptığı seferlerin hiçbirinde bulunamamıştı. Bu durumundan kurtulmasına bir çare yok muydu? Sahibine, özgürlüğüne kavuşmasının kendisine kaça mal olacağını sormuştu. Fakat sahibinin öne sürdüğü fiyat çok yüksekti. Özgürlüğüne kavuşabilmesi için, ona kırk birim ons altın vermesi ve üçyüz hurma ağacı dikmesi gerekiyordu. Peygamber (s.a.v) ona, sahibi ile birlikte altınlar ve hurma ağaçlarına karşılık kendisinin özgür bırakılacağını belirten bir anlaşma metni yazmalarını söyledi. Daha sonra arkadaşlarını çağırdı ve onlardan hurma ağaçlarının dikiminde Selman’a yardım etmelerini istedi. Biri otuz, biri yirmi hurma fidanı verdi. Derken fidanların sayısı üçyüze tamamlandı. Peygamber (s.a.v): “Selman, git ve çukurları aç. Daha sonra beni çağır, ağaçları elimle ben dikeceğim” dedi. Ashab da Selman’a araziyi hazırlamada yardım ettiler. Üçyüz hurmanın hepsini Peygamber (s.a.v) kendi eliyle dikti. Ağaçların hepsi kök saldı ve gelişti.

Fiyatın geri kalanını ödemek üzere, Peygamber (s.a.v) kendisine maden ocaklarından biri tarafından verilen kuş yumurtası büyüklüğündeki altın parçasını Selman’a verdi. Selman bunun özgürlüğünü satın almaya yetmeyeceğini düşünerek: “Bu benim ödemem gerekenin ne kadarını karşılar acaba?” dedi. Peygamber (s.a.v) altını ondan aldı ve ağzına koyup dilinin altında çevirdi. Sonra Selman’a uzattı ve: “Bunu al, fiyatın tümünü bununla öde” dedi. Selman kırk birim ons altına denk gelen bu altını verdi ve öz- gürlüğüne kavuştu.

Medine’de bir ay daha barış yaşandı. Bir aydan sonra Peygamber (s.a.v) )bin kişilik bir orduyla, Suriye sınırındaki Dumat el-Cendel vadisine doğru beşyüz millik bir sefer yaptı. Çoğu Beni Kelb kabilesinden olan çapulcuların buralarda karışıklıklar çıkardığı haberi gelmişti. Çapulcular birçok kez Medine’ye gitmekte olan kervanların un ve yağ yüklerine el koymuşlardı. Onların Kureyş’le bir anlaşmaya girmiş olmaları ihtimali de vardı. Eğer Kureyş bir gün İslam’ı tamamen ortadan kaldırmak için saldırıya geçerse bunlar da kuzeyden onlara destek olabilirlerdi. Peygamber (s.a.v) ve arkadaşları sürekli böyle bir güne hazırlanıyorlardı. Her ne kadar bu seferin sonuçları çapulcuları bastırıp onların sürülerini ve mallarını ganimet olarak almak gibi görünüyorsa da,bu yürüyüş, kuzeydeki kabilelerin Arabistan’da gelişen bu yeni gücü farketmelerini de sağlamıştı. Eskiden uzun yıllar süren iç savaşlar Medine’yi dış saldırıya açık hale getiriyordu. Fakat içerideki bu uyuşmazlık yerini büyük ve şaşırtıcı bir hızla yayılan bir ahenk ve uzlaşmaya bırakmıştı. Bu ahengi daha korkulacak hale getiren de Medine’lilerin en kesin savunma aracının saldırı olduğunu anlamaları ve buna göre davranmalarıydı.

Dışarıdan görünen buydu. Fakat yakından topluluğu gözleyenler bu gücün göründüğünden de büyük olduğunu görebiliyorlardı. Çünkü bu güç, mucizevi bir birliğe dayanıyordu. Vahy’de şöyle deniyordu:

“Sen yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kalblerini uzlaştıramazdın. Ama, Allah onların aralarını uzlaştırdı” (En-fal: 63)

Bu birliğin gerçekleşmesini sağlayan en büyük etken de Peygamber (s.a.v)’in varlığıydı. Onun varlığının cazibesi Allah tarafından o denli arttırılmıştı ki iyi niyetli hiçbir kimse ona karşı koyamazdı. “Ben size, oğlunuzdan, babanızdan ve diğer insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmazsınız.”6 Fakat bu cümle, Peygamber (s.a.v)’in isteğini belirtmekten ziyade zaten var olan ve: “Anam, babam sana feda olsun” deyimiyle ifade edilen sevginin bir nevi tasdikiydi.

Barış zamanları Peygamber (s.a.v) için dinlenme zamanları değildi. O, günün üçte birinin ibadet, üçte birinin iş ve üçte birinin de aileyle ilgilenerek geçirilmesinin ideal olduğunu söylemişti. Son olarak belirtilen zamanın içine yemek ve uyku da dahildi. İbadete gelince çoğunlukla geceleri yapılıyordu. Akşam ve sabah namazlarının yanısıra, bu namazlardan sonra nafile namazlar da kılıyorlardı. Aynı zamanda Kur’an’da uzun uzun Kur’an okunulması söyleniyor, Peygamber (s.a.v)’de Ashaba birçok dualar öğretiyordu. Uzun gece namazları vahyin ilk indiği günlerden itibaren adet olmuştu. Fa- kat bu ayetlerin indiği topluluk, seçilmiş bir topluluktu. Medine’de de seçil- miş bir mü’minler topluluğu vardı. Ancak son yıllarda İslam’ın hızla yayılmasıyla bu seçilmiş topluluk azınlık haline gelmişti. Uzun süre namaz kılma zorunluluğunu azaltmak için bir ayette bu gruba: “Seninle birlikte olanlar” diye değiniliyordu:

“Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde (namaz için) kalktığını bilmektedir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını bilmektedir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir etmektedir. Sizin bunu sayamayacağınızı bildi, böylece de tevbenizi (O’na dönüşünüzü) kabul etti. Şu halde Kur’an’dan kolay geleni okuyun (Müzzemmil: 20).

Fakat Ashab yine de geceleri namaz kılmaya devam ettiler. Peygamber (s.a.v) gecenin en hayırlı bölümünün son üçte biri olduğunu söylemişti: “Her gece gecenin son üçte biri gelmeden Rabbimiz -Teala- en alt semaya tecelli eder ve şöyle der: “Beni çağıran kim, ki ona cevap vereyim?”7 Bu sıralarda mü’minleri tanımlayan şu ayetler de nazil oldu.

“Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklanndan uzaklaşır. Rablerine korku ve ümitle dua ederler ve kendilerine nzık olarak verdiklerimizden infak ederler. Artık hiçbir nefis, yapmakta olduklanna karşılık olmak üzere, kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) saklandığını bilmez”. (Secde: 16-17)

Günün eşit parçalarını oluşturması gereken ibadet, çalışma ve aileyle ilgilenme vakitleri ancak yaklaşık olarak eşitlenebiliyordu. Aileyle ilgilenmeye gelince, Peygamber (s.a.v)’in kendi evi yoktu ve her akşam sırası gelen eşinin evine gider ve orası onun yirmidört saatlik evi olurdu. Gün boyunca kızları veya halası Safiye onu ziyaret eder veya O, onları ziyaret ederdi. Fatıma çoğunlukla iki oğlunu ona göstermek için getirirdi. Hasan yaklaşık olarak bir buçuk yaşında, Hüseyin ise sekiz aylıktı ve henüz yürümeye başlıyordu. Peygamber (s.a.v) çoğunlukla annesi Zeyneb’in yanından ayrılmayan torunu Ümame’yi de severdi. Birkaç kez Peygamber (s.a.v.) onu mescide getirmişti. Namaz sırasında ayakta durduğu zamanlar omuzunda taşımış, rükü ve secde sırasında yanına oturtmuştu. Ayağa kalktığında tekrar omuzuna bindirmiş ve namazı bu şekilde kıldırmıştı. Peygamber (s.a.v)’in çok sevd iği çocuklardan biri de Zeyd ve Ümmü Eymen’in oğullan Ûsame idi. Peygamber (s.a.v) onu hem kendisine değer verdiği hem de anne ve babasını sevdiği için seviyordu. Üsame, evin bir torunu olarak çoğunlukla evin içinde veya kapısının önünde vakit geçirirdi.

Çoğu öğleden sonraları Peygamber (s.a.v) Mekke’de olduğu gibi Ebu Bekir’i ziyaret ederdi. Çoğu zaman aile meseleleri ve iş konuşmaları birbirinin aynı oluyordu. Çünkü Peygamber (s.a.v) devlet meselelerini kayınpederi Ebu Bekir, oğlu Zeyd ve damatları Ali ve Osman’a sormayı tercih ederdi. Fakat iş sanki Peygamber (s.a.v)’in tüm zamanını alacak kadar fazla idi. Çünkü Medine’de bir problemi çözmede, bir anlaşmazlığı ortadan kaldırmada hiçbir söz onunki kadar etkili değildi. Hatta , ihtiyaçları olduğunda kendisine inanmayan bazıları da ondan yardım istiyordu. Yahudilerle müslümanlar arasında da sık sık anlaşmazlıklar meydana geliyordu. Çoğunlukla da zulme uğrayan davacı oluyordu. Örneğin, Ensar’dan biri, yahudinin birinin ettiği yemini duyduğunda onu tartaklamıştı. Müslüman: “Sen, Peygamber (s.a.v) aramızda iken nasıl Musa’yı bütün alemlerin üstüne seçkin kılana andolsun dersin?” demişti. Yahudi Peygamber’e şikayet etmiş, o da sinirlenerek müslümanı azarlamıştı. Kur’an’da Musa hakkında şöyle deniyordu: (Allah): “Ey Musa”, dedi. “Sana verdiğim risaletimle ve seninle konuşmamla seni insanlar üzerinde seçkin kıldım!” (A’raf: 144). “Gerçek şu ki, Allah,Adem’i Nuh’u İbrahim ailesini ve İmran ailesini alemler üzerine seçti.” (Al-i İmran: 3 3 ) Adamın asıl düşüncesini anlayan Peygamber (s.a.v): “Beni Musa’dan daha iyi olduğumu söyleme” diye ekledi. Başka bir yanlışlığa dikkati çekerek de: “Hiçbiriniz benim Yunus’dan daha iyi olduğumu söylemesin” demiştir. Vahiy zaten onlar İslâm akidesini tanımlarken şöyle diyordu:

“Onun peygamberleri arasında hiçbirini (diğerlerinden) ayırdetmeyiz”- (Bakara: 285)

Hem içteki ahengi sağlamak, hem de Arabistan’daki ve daha ötelerdeki uluslarla ilişkileri düzene sokmak gibi toplumun genel ihtiyaçlannın yanısı- ra Peygamber (s.a.v) mü’minlerin tamamen kişisel olan sorunlarını çözmede de onlara yardım etmek durumundaydı. Bu kişisel sorunlar bazen Selman’ınki gibi tamamen maddi, bazen de Temim kabilesinden Hanzele’ninki gibi manevi oluyordu. Hanzele ilk önce durumunu Ebu Bekir’e açmış, fakat Ebu Bekir bu soruna daha yetkili birinin, yani Peygamber (s.a.v)’in çözüm getirebileceğini hissetmişti. Adamın yüzü acıyla doluydu. Peygamber (s.a.v) sorunun ne olduğunu sorduğunda “Ey Allah’ın Rasulü, Hanzele iki yüzlü bir adam” dedi. Peygamber (s.a.v) bununla neyi kasdettiğini sorduğunda şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasulü, biz senin yanında iken sen bize cennet ve cehennemi anlatıyorsun. Biz de onları görür gibi oluyoruz. Fakat senden ayrıldığımız zaman hanımlarımız, çocuklarımız ve mallarımız bizi kendilerine çekiyor ve biz senin söylediklerini unutuyoruz”. Peygamber (s.a.v)’in cevabı bu ideallere ulaşmak için gösterilen çabanın, günlük hayatın normal akışını durdurmaksızm sürmesi gerektiğini vurguluyordu: “Nefsimi kudret elinde tutana andolsun ki,” dedi, “Eğer siz sürekli benim yanımda iken veya Allah’ı hatırladığınız zaman içinde bulunduğunuz hal üzere olsaydınız, şüphesiz melekler sizinle musafaha ederler ve sizi evlerinizde ziyaret ederlerdi.”

Peygamber (s.a.v)’in zamanını alan bu tür ihtiyaç ve istekler kaçınılmazdı. Fakat onun başka yönlerden korunması gerekiyordu. İşte bu koruma, onun ayrıcalıklı konumunu vurgulayan beklenmedik bir olayla ilgili olarak ortaya çıktı. Peygamber (s.a.v), bir gün Zeyd (r.a.)’e bir şey sormak için evine gitmişti. Kapıyı Zeyneb (r.a.) açtı ve kapının önünde durarak Zeyd’in evde olmadığını söyledi, fakat yine de içeri girmesi için onu davet etti. Bir anlık bakışma, iki kuzen arasında sürekli varolan sevginin ikisi tarafından da farkına varılmasına yol açtı. Peygamber (s.a.v) Zeyneb (r.a.)’in kendisini sevdiğini, kendisinin de Zeyneb (r.a.)’i sevdiğini ve bunu Zeyneb’in de bildiğini biliyordu. Fakat bunun ne anlamı olabilirdi? Duygularının şiddetine şaşırarak Peygamber (s.a.v) teklifini reddetti. Zeyneb onun uzaklaşırken şöyle dua ettiğini duydu: “Hamd Allah Teala’yadır! Hamd insanların kalbini düzenleyen ve idare eden Allah’adır!” Zeyd (r.a.) eve döndüğünde Zeyneb ona Peygamber (s.a.v)’in ziyaretini ve giderken okuduğu duayı anlattı. Zeyd, hemen Peygamber (s.a.v)’e gitti ve şöyle dedi: “Evime geldiğini duydum. Bana annemden ve babamdan daha yakın olduğun halde neden içeri girmedin? Yoksa Zeyneb mi hoşuna gitti? Eğer öyle ise onu boşayayım.’” Peygamber (s.a.v) ısrar ederek: “Karını tut ve Allah’tan kork” dedi. O bir keresinde: “Mübah olan şeyler içinde Allah’ın en sevmediği şey boşanmadır” demişti. Zeyd, ertesi gün tekrar aynı teklifle geldiğinde Peygamber (s.a.v) ona yine aynı şeyi söylemişti. Fakat Zeyd’le Zeyneb’in evliliği mutlu bir evlilik değildi ve Zeyd artık buna dayanamıyordu. Bu nedenle karısı ile anlaştı ve Zeyneb (r.a.)’i boşadı. Yine de bu boşanma Zeyneb’i Peygamber (s.a.v) için uygun bir eş kılmıyordu. Çünkü Kur’an “kendi sulblerinden çıkan” oğullarının hanımlarıyla evlenmeyi yasaklıyordu. Ve biyolojik olarak kendinin olan bir çocukla, evlat edinilen bir çocuğu ayrı tutmama uzun zamandan beri devam eden bir gelenekti. Peygamber (s.a.v)’in durumu da evlenmeye müsait değildi. Çünkü İslam’ın müsaade ettiği sayıda -en fazla dört- eşi vardı.

Bu olaydan sonra birkaç ay geçti. Peygamber (s.a.v) hanımlarından biri ile konuşurken vahiy geldi. Peygamber (s.a.v) kendisine geldiğinde ilk sözleri şunlar oldu: “Kim gidip Zeyneb’e müjde verecek ve Allah’ın onu semada benimle evlendirdiğini haber verecek?” Uzun süreden beri kendisini aileden sayan Safiye’nin hizmetçisi Selma oradaydı. Bu sözleri duyunca hemen Zeyneb’in evine gitti. Zeyneb bu sevinçli haberi duyunca Allah’a hamd etti ve hemen Kâ’be’ye doğru secdeye kapandı. Daha sonra bilekliklerini, bileziklerini ve gümüş kolyelerini toplayıp Selma’ya verdi.

Zeyneb (r.a.) artık genç değildi, hemen hemen kırk yaşına gelmişti. Fakat yine de dikkat çekici güzelliğini koruyordu. Bunun yanısıra O zahid bir kadındı. Uzun gece namazları kılar, nafile oruç tutar ve cömertçe fakirlere dağıtırdı. Dericilikten anladığı için ayakkabı ve çeşitli eşyalar yapar ve bunlardan kazandığı parayı sadaka olarak harcardı. Bu kez onun için bir düğün merasimine gerek yoktu. Çünkü inen vahiy nikâhın akdedildiğini belirtiyordu; “Biz onu seninle evlendirmiş olduk.” (Azhab: 37) Yapılması gereken şey, sadece gelini damadın evine götürmekti ve bu da geciktirilmeden yapıldı.

Ayetler, gelecekte artık evlad edinilenlerin, kendi babalarının adıyla anıl- maları gerektiğini de vurguluyordu. O günden itibaren otuzbeş yıldan beri Zeyd Ibn Muhammed diye anılan Zeyd, Zeyd lbn Harise diye anılmaya başlandı. Fakat bu onun evlad edinilmesi olayını yürürlükten kaldırmıyordu. Biri elli, diğeri altmışına yaklaşmış olan evlat edinen ve edinilen arasındaki samimiyet ve sevgi de bundan zarar görmüyordu. Bu sadece, aralarında kan bağı olmadığını hatırlatmadan ibaretti. Bu anlamda ayetler şöyle devam ediyordu:

“Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir, ancak O, Allah’ın Rasulü ve Peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzab: 37)

Diğer ayetler de, Peygamber (s.a.v) ve onu takip edenler arasındaki bü- yük ayırımı vurguluyordu. Onlar, Peygamber (s.a.v)’e birbirlerine hitap ettikleri gibi hitap etmezlerdi. Allah’ın verdiği dörtten fazla hanımla evlenme izni sadece ona mahsustu, toplumun geri kalanı bu izne dahil değildi. Bunun yanısıra onun eşlerine “müminlerin anneleri” adı verilmiş ve onlara öyle yüksek bir statü verilmişti ki. Peygamber (s.a.v)’den sonra onların başkalarıyla evlenmesi yasaklanmıştı. Müminlerden biri onlara bir şey sormak istediği zaman bir perde arkasından sormalıydı. Ayette şu da belirtiliyordu:

“Ey iman edenler peygamberin evlerine yemek için izin verilmeden ve vaktine de bakmaksızın girmeyin; ancak çağınlırsanız artık girin; yemeği yediğinizde de dağılıverin. Söz ve sohbet için de (evlerine) girmeyin. Gerçekte bu, Peygambere eziyet vermekte ve o da sizden utanmaktadır; oysa Allah, hak(kı açıklamak)tan utanmaz” (Ahzab: 40).

Ashab Peygamber (s.a.v)’i çok sevdiği ve mümkün olduğu kadar uzun süre onun yanında kalmak istediği için, onlara bu tür engeller konulması gerekliydi. Onunla birlikte olanlar, ondan ayrılmak istemezlerdi. Onlar kaldıklarında ise kimse onları suçlamazdı. Çünkü Peygamber (s.a.v) biriyle konuştuğu zaman ona öyle dikkat eder ve ilgisini onda öyle yoğunlaştırırdı ki, karşısındaki diğerlerine verilmeyen bazı ayrıcalıkların kendisine verildiğini zannedebilirdi. O, birinin elini tutsa, hiçbir zaman ilk bırakan kendisi olmazdı. Fakat Peygamber (s.a.v)’i korumakla birlikte vahiy, literatüre yeni bir unsur ilave ediyordu. Bu şekilde arkadaşları ona besledikleri sevgiyi, onun yanında olmadıkları zamanlarda da ifade edebileceklerdi.

“Hiç şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salat etmektedirler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin.” (Ahzab: 53)

Bundan kısa bir süre sonra Peygamber şunu da haber verdi: “Bana bir melek geldi ve şöyle dedi: Sana bir kere salat eden kimse yoktur ki Allah ona on kez salat etmesin.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.