AnaSayfa / Hz. Muhammed / Hüzün Yılı [31] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Hüzün Yılı [31] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Yazının Tamamını Dinle:

M.S. 619 Yılında, boykotun kaldırılmasından kısa bir süre sonra Peygamber (s.a.v.) büyük bir kayıpla, karısı Hadice’nin ölümüyle üzüntüye boğuldu. Hadice yaklaşık altmışbeş, kendisi ise elli yaşlarındaydı. Yirmibeş yıl ahenkli ve mutlu bir evlilik yaşamışlardı. Hadice, Peygamber (s.a.v.)’in sadece karısı değil, aynı zamanda onun en yakın arkadaşı, danışmanı ve Ali ve Zeyd dahil tüm ailesinin annesiydi. Dört kızı annelerinin ölümüne çok üzülmüşlerdi. Fakat Peygamber (s.a.v.) onları, Cebrail’in bir keresinde gelip, Hadice (r.a.)’ye Rabbinden selam getirdiğini ve Cennet’te ona bir döşek hazırladığı müjdesini verdiğini söyleyerek teselli etti.

Hadice (r.a.)’nin ölümünü, aslında daha küçük, fakat dışarıda büyük etkiler uyandıran bir kayıp daha izledi. Ebu Talib hastaydı ve ölümünün yakın olduğu durumundan belliydi. Ölüm yatağında bir grup Kureyşli lider – Utbe, Şeybe, Abdu Şems’ten Ebu Süfyan, Cumah’tan Ümeyye, Mahzum’dan Ebu Cehil ve diğerleri- onu ziyaret ettiler ve ona şöyle dediler: “Ebu Talib, seninle gurur duyduğumuzu biliyorsun; şimdi ise başına bu hastalık geldi ve biz senin için korkuyoruz. Yeğeninle bizim aramızda geçenleri biliyorsun. Onu yanma çağır, bizden ona bir hediye ver ve o bizi, biz de onu rahat bırakalım. Bizi dinimizle barış halinde bıraksın” dediler. Bunun üzerine Ebu Talib Peygamber(s.a.v)’e “halkının soyluları seninle anlaşmak istiyorlar” dedi. Peygamber (s.a.v.): “Peki öyle olsun bana bir tek söz verin, tüm Arap ve İranlıları yönetiminiz altına alabileceğiniz bir söz” dedi. Ebu Cehil: “Babanın üzerine yemin ederim ki, bu karşılıklar için bir değil on söz veriıiz” dedi. Peygamber (s.a.v.) : “Allah’tan başka tanrı yoktur” demelisiniz ve O’ndan başka taptığınız her şeyden vazgeçmelisiniz” dedi. Ellerini çırptılar ve : “Ey Muhammed (s.a.v.), tanrıları bir tek tanrı mı yapacaksın? Senin tek- lifin gerçekten çok acayip” dediler. Kendi kendilerine: “Bu adam istediğimiz hiçbir şeyi bize vermeyecek, o halde kendi yolumuza gidelim ve Allah onunla bizim aramızda hükmünü verinceye dek babalarımızın dinine uymaya devam edelim” dediler.

Onlar gittikten sonra Ebu Talib, Peygamber (s.a.v.)’e “Ey kardeşimin oğlu, gördüğüm kadar’yla sen onlardan kötü bir şey istemedin” dedi. Bıı kelimeler Peygamber (s.a.v.)’in kalbini amcasının müslüman olması isteğiyle doldudu. “Amca”, dedi, “O kelimeleri söyle ki, Mahşer gününde senin için şefaat edebileyim.” Ebu Talib “Ey kardeşimin oğlu, eğer Kureyşliler’in bu kelimeleri ölüm korkusuyla söylediğimi zannedeceklerini bilmeseydim, onları söylerdim. Söylediklerimle seni de memnun ederdim” dedi. Ölüm Ebu Talib’e yaklaştığında, Abbas dudaklarının kıpırdadığını gördü ve kulağını dudaklarına yaklaştırdı. “Kardeşim, senin ona söylediğin kelimeleri söyledi” dedi. Fakat Peygamber (s.a.v.): “Ben duymadım” dedi.

Korunması olmayanların Mekke’deki durumları gittikçe kötüleşiyordu. Peygamber (s.a.v.)’e tabi olmadan önce Ebu Bekir (r.a.) çok nüfuzlu bir adamdı, fakat Ömer (r.a.) ve Hamza (r.a.) gibi sert ve hiddetli değildi. Bu yüzden, onun manevi gücünü görenlerden başkasında korku uyandırmıyordu. İslâm, onunla Kureyşliler arasına girdiğinde ise, Mekke’liler arasındaki tüm nüfuzu kayboldu. Fakat buna paralel olarak mü’minler arasındaki nüfuzu arttı. Ebu Bekir, birçok kişinin müslüman olmasına neden olduğu için müşriklerin özel düşmanlığını üzerine çekiyordu. Hadice’nin üvey kardeşi Nevfel’in oğlu Esved (r.a.)’in müslüman olmasına da Ebu Bekir vesile olmuştu. Bu yüzden Nevfel, Ebu Bekir ve Talha üzerine bir saldırı düzenledi ve onları yaralı bir şekilde yolun ortasına bıraktı. Teym kabilesinden hiç kimse Esed’lilerin bu saldırısına karşı çıkmadı. Bu da müslüman olan iki ileri gelen adamlarım kendi kabilelerinden dışladıklarını gösteriyordu.

Bundan daha kötü olaylara da rastlanıyordu. Ebu Bekir’in Bilal’in eski sahibi ve aralarında yaşadığı Cumah’ın lideri olan Ümeyye ile arası gittikçe kötüleşiyordu. Bu yüzden göç etmekten başka seçeneği olmadığını farketti, Peygamber (s.a.v.)’den Habeşistan’a gitmek için izin istedi ve yola koyuldu. Fakat Kızıl Deniz’e ulaşmadan önce, Kureyşliler’in müttefiki olan ve Mekke’den biraz uzakta yaşayan bir grup kabilenin başkanı olan İbnu’d-Duğunne ile karşılaştı: Bu bedevi lider, şimdi gezgin bir münzeviyi andıran Ebu Bekir’i zengin ve nüfuzlu olduğu dönemlerden beri tanıyordu. Bu değişikliğin sebebini soran bedeviye Ebu Bekir: “Halkım bana kötü davrandı ve beni dışarıya sürdü, şimdi benim tek yapacağım şey Allah’a ibadet ederek yeryüzünde dolaşmaktır” dedi. “Bunu neden yaptılar?” dedi lbnu’d-Duğunne. “Sen kabilenin ileri gelen tüccarlarından biriydin, herkese yardım eder, hakkı korur ve doğruluktan ayrılmazdın. Geri dön, çünkü sen benim korumam altındasın.” Onu Mekke’ye geri götürdü ve topluluk önünde: “Ey Mekke’liler, ben Ebu Kuhafe’nin oğlunu korumam altına alıyorum, ona iyilikten başka bir şey yapılmasına izin vermeyin” dedi. Kureyşliler onun korumasını kabul ettiler ve Ebu Bekir’in emniyette olacağına söz verdiler. Fakat Beni Cumahlılar lbnu’d-Duğunne’ye: “Ona Rabbine duvarlar arasında ibadet etmesini, duyulmadan ve görülmeden namaz kılıp Kur’an okumasını söyle. Çünkü onun görünüşü çok etkileyici, kadınlarımızı ve oğullarımızı saptırmasından korkuyoruz” dediler. lbnu’d-Duğunne bunları Ebu Bekir’e iletti ve Ebu Bekir belli bir süre evinde namaz kılıp Kur’an okudu. Bu süre içinde Beni Cumahlılarla ilişkisi düzeldi. Ebu Talib’den sonra Haşimîlerin başı- na Ebu Leheb geçti. Fakat Ebu Leheb’in yeğenini koruması sadece sözde kalıyordu ve Peygamber (s.a.v.)’e her zamankinden daha kötü davranılıyordu. Bir gün evinin önünden geçen bir adam kapısını açtı ve yemek kabının içine kokmuş sakatat attı. Bir keresinde de, evinin bahçesinde namaz kılarken adamın biri üstüne kan ve pislik dolu bir işkembe attı. Peygamber (s.a.v.) onu atmadan önce bir sopanın ucuna taktı ve kapının önünden: “Ey Abdu Menaf oğullan, bu ne biçim korumadır?” diye bağırdı, işkembeyi atanın, Rukiye’nin kocası Osman’ın üvey babası olan Şems’li Ukbe olduğunu görmüştü. Eve döndüğünde kızlarından biri onu hem yıkayarak temizliyor, hem de ağlıyordu. “Ağlama küçük kızım” dedi, “Allah babanı koruyacak.”

Bu olaydan sonra Peygamber (s.a.v.) Taif’te yaşayan Sakif’lilerden yardım istemeye karar verdi. Bu karar onun Mekke’deki durumunun ne kadar kötü olduğunu göstermektedir. Allah’ın evi ile eşdeğer gördükleri Lat putunun koruyucuları olan Taifliler’den ne beklenebilirdi? Taif’te de Mekke’de olduğu gibi istisna kişiler bulunabilirdi. Bu yüzden, Peygamber (s.a.v.) yeşil otlaklar, meyve bahçeleri ve ekin tarlalarıyla etrafı çevrili Taif’e giderken ümitsiz değildi. Oraya vardığında Sakif’in lideri olan Amr lbn Umeyye’nin evine gitti. Amr lbn Ümeyye, Velid’in kendisinin Taif’teki eşdeğeri olduğunu söylediği adam ve “İki şehrin iki büyük adamı)nın ikincisi”ydi. Fakat Peygamber (s.a.v.) onlara İslam’ı tebliğ edip, düşmanlarına karşı korunma istediğinde içlerinden biri hemen: “Eğer Allah seni gönderdiyse, Kâ’be’de asılı olanların hepsini aşağıya indiririm” dedi. Bir diğeri: “Allah senden başka gönderecek adam bulamadı mı?” Üçüncüsü: “Seninle konuşamam! Çünkü eğer sen söylediğin gibi Allah’ın Rasulü isen, benim hitap edemeyeceğim kadar yücesin; ve eğer yalancı isen seninle konuşmam uygun olmaz” dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) belki de Taif’li başkalarını denemek üzere onlardan ayrıldı. O ayrılır ayrılmaz Sakif’liler çocuklarını ve kölelerini onun üzerine saldılar ve onunla alay edip bağırdılar. O denli büyük bir kalabalık toplandı ki Peygamber (s.a.v.) özel bir bahçeye sığınmak zorunda kaldı. O, içeri girdikten sonra kalabalık dağılmaya başladı, devesini bir hurma ağacına bağlayarak bir asmanın gölgesine sığındı.

Kendini güvenlik ve barış içinde hissedince şöyle dua etti: “Allah’ım insanlar karşısındaki zayıflığımı, güçsüzlüğümü ve çaresizliğimi sana söylüyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi, sen zayıfların Rabbisin. Ve sen benim Rabbimsin. Beni kimin ellerine emanet ediyorsun? Bana kötü davranan yabancı birinin ellerine mi? Yoksa bana karşı silahlandırdığın bir düşmana mı? Buna aldırmam, yeter ki, senin gazabın olmasın. Fakat senin yardımın benim için daha geniş ve daha rahattır! Tüm karanlıkları aydınlatan ve bu dünyayı da ahireti de düzene sokan Nur’una sığınıyorum. Yeter ki senin kızgınlık ve gazabın üzerime olmasın. Dilediğine yardım etmek senin elindedir. Senden başka güçlü ve kuvvetli yoktur.”

Peygamber’in sığındığı yer göründüğü gibi boş değildi. Her Kureyşli zengin olup, Mekke’nin sıcak günlerinde serinlemek için Taif’ten yeşil bir bahçe satın almak isterdi. Peygamber (s.a.v.)’in sığındığı bahçe Sakif’lilerin değil, Şemş’li lider Utbe ile Şeybe’nin malıydı. İkisi de olanları görmüş ve Sakif’lilerin bir Kureyşliye böyle davranmasına öfkelenmişlerdi. Çünkü Muhammed (s.a.v.) de kendileri gibi Abdu Menaf oğullarındandı. Aralarındaki mesele henüz kapanmamıştı, onu son olarak Ebu Talib’in ölümünde görmüşlerdi ve şimdi ne kadar korumasız olduğunu görüyorlardı. Biraz cömertlik yapıp Hıristiyan köle Addâs’ı çağırdılar ve ona : “Şuradan birkaç salkım üzüm al, tabağa koyup, şu adama ver” diye emrettiler. Addâs emredilenler yaptı. Peygamber (s.a.v.) üzümden alırken: “Allah’ın adıyla” dedi. Addâs merakla onun yüzüne baktı ve: “Bu sözler, bu ülke halkının söylediği sözlerden değil” dedi. Peygamber ( s.a.v.) “Nerelisin ?” ve “Hangi dindensin?” diye sordu. Addâs: “Ben Hıristiyanım ve Ninova’lıyım” dedi. Peygamber (s.a.v.) ” Yani doğruluk timsali Metta’nın oğlu Yunus’un şehrindensin” dedi. “Sen Metta’nın oğlu Yunus’u nereden biliyorsun?” diye sordu Addâs. Peygamber (s.a.v.): “O benim kardeşimdir. O Peygamberdi, ben de Peygamberim” cevabını verdi. Bunun üzerine Addâs onun başını, ellerini ve ayaklarını öptü.

Bunu görünce iki kardeş aynı anda bağırdılar: “Bu köle de fazla oldu! Hemen ona kapıldı!” Addâs, Peygamber’den (s.a.v.) ayrılıp yanlarına gelince: “Yazıklar olsun sana Addâs! Neden o adamın başını, ellerini ve ayaklarını öptün?” dediler. Onlara şu cevabı verdi: “Ey sahibim, dünyada bu adamdan daha değerli bir şey yok. Bana sadece bir Peygamber (s.a.v.)’in bileceği şeyler söyledi.” “Yazıklar olsun sana Addâs!” dediler, “Onun seni zehirlemesine izin verme.”

Peygamber (s.a.v.) Sakif’lilerden birşey elde edemeyeceğini anlayınca Taif’ten ayrıldı ve Mekke’ye doğru yola koyuldu. O gece geç saatte Nahle vadisine ulaştı. Nahle Mekke ile Taif’in tam ortasmdaydı. Tam Peygamberliğinin reddedildiğine inandığı bir anda, çok uzaklardan, Ninova’dan gelen bir adam onun peygamberliğini kabul etmişti. Nahle’de namaz kılarken, okunan Kur’an’ı duyan bir grup cin -Nesibîn’den gelen yedi cin- yanında Kur’an ı dinlemeye koyuldular. Peygamber (s.a.v.) sadece insanlara gönde- rilmediğini biliyordu. Kısa bir süre önce gelen vahiy bunu te’yid ediyordu: “Biz seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik” (Enbiya 107) Daha önce indirilen sûrelerden (Rahman) birinde de hem insanları, hem de cinleri, cennet ve cehennemle korkutmak için gönderildiği bildiriliyordu. Yeni gelen bir âyette de:

“De ki: “Bana gerçekten şu vahyolundu: “Cinlerden bir grup dinleyip de şöyle demişler: Doğrusu biz, (büyük) hayranlık uyandıran bir Kur’an dinledik. O (Kur’an), gerçeğe ve doğruya yöneltip-iletiyor. Bu yüzden de biz ona iman ettik. Bun- dan böyle Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız” (Cin: 1-2)

Başka bir surede (Ahkaf: 30-1) de cinlerin nasıl kendi toplumlarına gidip, onları Allah’ın Peygamber’ine (s.a.v.) itaate çağırdıkları anlatılır.

Peygamber (s.a.v.) iki gün kadar önce kendisini evinden ayrılmaya zorlayan şartlara geri dönmek istemiyordu. Eğer bir koruyucusu olsa görevini daha iyi yerine getirebilirdi. Beni Haşim onu korumuyordu, bu yüzden o da annesinin kabilesine sığınmaya karar verdi. Annesinin kabilesinde durum biraz farklıydı, çünkü Zühre kabilesinin en etkili ve ileri gelen adamı aynı kabileden olmayan ve Taif’ten gelen Ahnas ibn Şerik idi. Uzun süreden beri Zühre’nin müttefiki olduğu için, Zühre’liler onu başkanları olarak kabul ediyorlardı. Peygamber (s.a.v.) ondan yardım istemeye karar vermişti. Yolu üzerinde, kendinden daha hızlı giden bir atlıya rastladı ve ondan Ahnas’a şöyle bir mesaj gönderdi: “Muhammed (s.a.v.) dedi ki: Allah’ın mesajını insanlara aktarabilmem için beni koruman altına alır mısın?” Atlı o denli hızlıydı ki Peygamber (s.a.v.) oraya ulaşmadan olumsuz cevabı geri dönerek iletti. Ahnas, sadece bir müttefik olduğunu ve kabilenin üstüne bir koruma yüklemeye hakkı olmadığını bildiriyordu. Mekke’den çok uzakla olmayan Peygamber (s.a.v.) aynı ricayı Süheyl’e gönderdi. Onun cevabı da aynı şekilde ümit kırıcıydı, fakat öne sürdüğü sebebin İslâm’a karşı çıkışıyla ilgisi yoktu, kabilelerarası bir meseleye yol açmak istemiyordu. Mekke vadisi içinde onun kabilesi diğerlerinden uzak bir konumdaydı, çünkü Luayy’ın oğlu Amir’in soyundan geliyordu. Halbuki diğer bütün kabileler Ka’b’ın soyundan geliyordu. Peygamber (s.a.v.) şehre girmekten vazgeçti ve ilk vahyin geldiği Hira mağarasına gitti. Oradan kendisine daha yakın olan ve boykotu kaldıran beş kişiden biri olan Nevfel’in şefi Mut’im’e haber gönderdi. Mut’im bunu kabul etti ve “Bırakın şehre girsin” diye haber gönderdi. Ertesi sabah oğulları ve yeğenleriyle silahlanmış bir şekilde, Muhammed (s.a.v.)’i Kâ’be’ye götürdü. Ebu Cehil onlara, Peygamber (s.a.v.)’in takipçileri mi olduklarım sordu. Onlar sadece: “Onu korumamız altına alıyoruz” dediler ve Mahzumlu da: “Sizin koruduğunuzu biz de koruruz” demekten başka söyleyecek söz bulamadı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.