AnaSayfa / Hz. Muhammed / Hudeybiye’den Sonra [67] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Hudeybiye’den Sonra [67] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Yazının Tamamını Dinle:

Beni Sakif’li Ebu Beşir, annesi Taif’ten göçüp Beni Zühre’nin müttefikleri olarak Mekke’ye yerleşmiş olan genç bir adamdı. Ebu Beşir (r.a.) Müslüman olmuş ve ailesi de onu hapsetmişti. Fakat o yürüyerek Medine’ye kaçmayı başarmış ve Peygamber (s.a.v) Hudeybiye’den döndükten kısa bir süre sonra Medine’ye ulaşmıştı. Onun arkasından, kaçağın kendisine teslim edilmesini isteyen bir Kureyş’li elçi geldi. Peygamber (s.a.v) Ebu Beşir (r.a.)’e de Ebu Cendel (r.a.)’e söylediklerinin aynısını söyledi. Ve anlaşmaya uyarak kendisini elçiye teslim etmek zorunda olduğunu belirtti. Ömer ve diğer Sahabe şimdi anlaşma maddelerine biraz razı olmuş görünüyorlardı. Bu nedenle Kureyş’in adamı ve yanındaki azatlı köle Ebu Beşir’i götürürken orada bulunan Ensar ve Muhacirler hep bir ağızdan: “İyi şanslar, Allah muhakkak sana bir çıkış yolu gösterecek” dediler.

Onların bu ümitleri, beklediklerinden daha kısa bir sürede gerçekleşti. Ebu Beşir gençliğine rağmen çok güçlü bir adamdı ve ilk konakta elçinin kı- lıcını alıp onu öldürmeyi başardı. Bunun üzerine azatlı köle -ismi Kevser- doğruca Medine’ye kaçtı. Karşı konulmaksızm Mescid’e girdi ve kendini Resulullah’m ayaklarına attı. O yaklaştığında Peygamber (s.a.v): “Bu adam çok korkunç bir şey görmüş”dedi. Kevser hemen arkadaşının öldürüldüğünü ve kendisinin de ölümden kurtulduğunu anlattı. O sırada Ebu Beşir elinde kılıcıyla göründü. “Ey Allah’ın Peygamber’i” dedi, “Sen görevini yaptın. Beni onlara gönderdin. Allah da beni serbest bıraktı.” Peygamber (s.a.v) “Annesine yazık!” dedi. “Savaş için ne güzel bir meşale. Keşke onun yanında başkaları da olsaydı!” Kureyş onun için başka elçiler gönderirse, bir önceki sefer olduğu gibi yine onu teslim etmek zorundaydı. Ancak böyle bir düşünce Ebu Beşir (r.a.)’in kafasından uzaktı. O öldürdüğü adamın silahlarının, zırhının ve devesinin ganimet olduğunu ve kanuna uygun olarak beşe bö- lünüp paylaştırılması gerektiğini düşünüyordu. “Eğer böyle yaparsam” dedi, Peygamber (s.a.v): “Onlar beni yeminime uymamakla suçlarlar. Daha sonra çok korkan Mekkeli azatlı köleye döndü ve “Arkadaşından alman mallar senin kontrolündedir. Bu adamı da seni gönderen adamlara götür” dedi. Bunu duyan Kevser sarardı ve “Ey Muhammed, ben hayatıma değer veririm. Benim gücüm onun için yeterli değil ve ben iki kişinin yerini tutamam” dedi. Müslümanlar görevlerini yapmışlar, fakat Mekke’nin temsilcisi mahkumu götürmek istememişti. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) Ebu Beşir’e döndü ve: “Nereye istersen git” dedi.

Ebu Beşir: “Keşke onun yanında başkaları da olsaydı” sözleri kulakla- rında çınlayarak Kızıl Deniz sahillerine doğru gitti. Bu sözlerdeki emir ve tavsiye niteliğini anlayan tek kişi o değildi. Ömer (r.a.) de bunu anlamış ve Mekke’deki diğer Müslümanlara Peygamber (s.a.v)’in bu sözlerini ve Ebu Beşir’in nerede olduğu haberini ulaştırmıştı. Onun nerede olduğunu Medine’ye gelen dost sahil kabilelerin birinden haber almıştı. Sühely’in oğlu Ebu Cendel (r.a.) yeni koruyucuları tarafından artık sıkı bir şekilde kontrol edilmiyordu. Bir de tüm Mekke’de Müslüman gençlere edilen dikkat konusunda genel bir yumuşama görülüyordu. Çünkü Muhammed (s.a.v) onlar Medine’ye kaçarsa sözünde durup onları geri göndereceğini göstermişti. Bu gevşemeden yararlanan Ebu Cendel ve diğer gençler bir yolunu bulup Ebu Beşir’in yanma kaçtılar. Bunların arasında Halid’iıı kardeşi Velid de vardı. Ebu Beşir onlarla birlikte Mekke’den Suriye’ye giden kervan yolu üzerindeki stratejik bir noktaya kamp kurdu. Onlar Ebu Beşir (r.a.)’i lider olarak kabul ediyorlardı. Namazları o kıldırıyor, ibadetler ve diğer dini konularda ona danışılıyordu. Çünkü çoğu yeni Müslüman olmuştu ve bir şey bilmiyorlardı. Kureyşliler kuzeye giden yolun tekrar güvenilir hale gelmesine seviniyorlardı. Fakat Ebu Beşir’in kampına yetmiş kadar genç adam katılmıştı ve bunlar kervanlar için tehdit oluşturmaya başlamıştı. Kureyşliler pekçok adamlarını ve mallarını kaybettikten sonra, Peygamber (s.a.v)’e bu adamları toplumuna kabul etmesini rica eden bir mektup gönderdiler. Onların geri döndürülmesini istemeyeceklerine de söz verdiler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) Ebu Beşir’e taraftarlarıyla birlikte Medine’ye gelebileceğini haber veren bir mektup gönderdi. Fakat o sırada genç lider çok hastaydı ve mektup ona ulaştığında ölümün eşiğindeydi. Mektubu okudu ve elleri arasında tutarak öldü. Arkadaşlan onun cenaze namazını kıldılar ve onu gömdüler. Gömüldüğü yere de bir mescid yaptılar. Daha sonra Peygamber (s.a.v)’le buluşmak üzere Medine’ye gittiler.

Kayalıklara ulaştıklarında Velid’in devesi tökezledi ve onu yere düşürdü. Velid düşünce parmağını keskin bir kayaya kestirdi. Parmağı alıp fırlatırken şöyle dedi:

“Sen kanayan bir parmaktan başka nesin?

Allah yolunda başka hiçbir yara almadın.”

Fakat kesik parmak mikrop kaptı ve ölümcül bir yara haline geldi. Bununla birlikte Velid (r.a.) ölmeden önce ağabeyi Halid’e onu İslâm’a davet eden bir mektup yazmayı başardı.

O sıralarda Mekke’den sadece bir tek kadın kaçıp Medine’ye sığınmıştı. O da Osman’ın üvey kardeşi, yani annesi Erva ile Bedir’den dönüşte öldürülen Ukbe’nin kızları olan Ümmü Gülsüm idi. Fakat artık mü’min kadınların kâfirlere döndürülmesini yasaklayan bir ayet inmişti. Bu nedenle iki öz erkek kardeşi Ümmü Gülsüm’ü geri götürmeye geldiklerinde Peygamber (s.a.v) onu bırakmadı. Kureyşliler de bunu fazla karşı çıkmadan kabul ettiler. Çünkü anlaşmada kadınlardan hiç bahsedilmiyordu. Daha sonra Zeyd (r.a.) Zübeyr (r.a.) ve Abd’ur-Rahman İbn Avf (r.a.) onunla evlenmek istediler. Peygamber (s.a.v) ona Zeyd’le evlenmesini tavsiye etti. O da bu tavsiyeyi kabul etti.

Anlaşma yapıldıktan bir ay sonra Aişe (r.a.) ve babası kısa bir süre sonra sevince neden olacak olan büyük bir üzüntü yaşadılar. Ümmü Ruman (r.a.) hastalandı ve öldü. Onu Baki’ mezarlığına gömdüler. Peygamber (s.a.v) onun cenaze namazım kıldı ve mezarına indi. Onun ölüm haberi Mekke’ye ve oğlu Abdu’l-Kâ’be’ye de ulaştı. Bu üzüntü Abdu’l-Kâ’be’ye uzun süreden beri düşündüğü bir şeyi uygulama olanağı verdi. Annesinin ölümünden kısa bir süre sonra Medine’ye geldi ve Müslüman oldu. Biat ettiğinde Peygamber (s.a.v) ona Abdurrahman adını verdi.

Abdurrahman, o dönemde Müslüman olan tek kişi değildi. Haftalar ve aylar geçince Kur’an’ın bu anlaşmayı neden apaçık bir zafer diye nitelediği açıklığa kavuşuyordu. Artık Mekke’li ve Medine’liler barış içinde buluşup, serbestçe birbirleriyle konuşabiliyorlardı. Anlaşmadan sonraki iki yıl boyunca islâm toplumu iki katına çıktı.

Hacıların dönmesinden kısa bir süre sonra herkesi sevindiren bir ayet nazil olmuştu:

“Belki Allah, sizinle onlardan kendilerine karşı düşmanlık beslemekte olduklarınız arasında bir sevgi bağı kılar.” (Mümtehine: 7)

Bu sözler, gün geçtikçe artan ihtidaları kastediyordu. Bazılarına göre de bu ayet Peygamber (s.a.v)’le Kureyş liderlerinden biri arasında gelişen yakın ilişkiyi kastediyordu.

Hudeybiye’den birkaç ay önce Habeşistan’dan Peygamber’in kuzeni Ubeydullah İbn Cahş’ın ölüm haberi gelmişti. O, İslâm’a girmeden önce hıristiyandı ve Habeşistan’a hicret ettikten kısa bir süre sonra tekrar hıristiyanlığa dönmüştü. Bu, Müslümanlıkta karar kılan ve Ebu Süfyan’m kızı olan karısı Ümmü Habibe’yi çok üzmüştü. Kocasının ölümünden dört ay sonra Peygamber (s.a.v) Necaşi’ye kendi adına Ümmü Habibe (r.a.) ile arasında nikah kıymasını rica etti. Peygamber (s.a.v) Ümüm Habibe (r.a.)’ye direkt olarak fikrini sormamıştı. Fakat Ümmü Habibe (r.a.) rüyasında kendisine birisinin gelip “müminlerin annesi” diye hitap ettiğini görmüş ve bunun Peyamber (s.a.v)’in eşi olacağına işaret ettiğini tahmin etmişti. Ertesi gün rüyasını doğrulayan Necaşi’nin teklifini aldı. Bunun üzerine en yakın akrabası olan Halid İbn Said’i’ vekil olarak seçti. Necaşi’de Cafer (r.a.)in de içlerinde bulunduğu bir grup sahabe huzurunda nikahı kıydı. Daha sonra Necaşi, sarayında düğün yemeği verdi ve bütün Müslümanları davet etti.

Peygamber (s.a.v) Cafer (r.a.)’e de artık gelip Medine’de yaşayabileceklerini bildiren bir mektup gönderdi. Cafer (r.a.) hemen yol hazırlıklarına başladı. Necaşi onlara yolculukta kullanmak üzere iki sandal verdi. Ümmü Habibe’nin de onlarla birlikte gitmesine karar verildi. Medine’de de onun için bir ev yapılmaya başlanmıştı.

Necaşi, o dönemde Peygamber’in mektup gönderdiği tek kral değildi. Hendek’te o büyük kayayı parçaladığında, ilk vuruşunda ortaya çıkan ışıkla Yemen kalelerini görmüştü. Üçüncü ve son vuruşunda çıkan ışıkla da Medaiyn’deki Kisra’nın beyaz sarayını görmüştü. İslâm imparatorluğunun ileride buralara dek yayılacağına işaret eden bu iki ışık arasında bir ilişki vardı. Çünkü Yemen o zamanlar İran kontrolündeydi. Peygamber (s.a.v) Iran kralına kendi Peygamberliğini ilan eden ve İslâm’a çağıran bir mektup gönderdi. Belki bu mektubu yazarken büyük ümitleri yoktu. Fakat yine de başka bir girişimde bulunmadan önce ona seçme hakkı tanımak istemişti.

Bu üç ışıktan ikincisi ile Suriye kalelerini görmüş ve buradan da İslâm’ın oralara ve daha da batıya yayılacağını anlamıştı. Bu nedenle Iran kralına yazdığı mektuba benzer bir mektup da Roma İmparatoru Herakliyus’a yazdı. Bu mektubu Suriye yöneticisi aracılığıyla gönderdi. Buna benzer bir başka mektubu da İskenderiye’ye, Mısır Kralı Mukavkıs’a gönderdi.

O sırada Kisra başka kaynaklardan Medine’nin gün geçtikçe güçlenen Arap kralının Peygamber (s.a.v) olduğunu idia ettiğini duymuştu. Bu nedenle Yemen’deki valisi Bâzân’ı, Muhammed (s.a.v)’le ilgili ayrıntılı bilgi toplaması için görevlendirdi. Bâzân, Medine’ye, etrafı gözlemeleri için iki elçi gönderdi. İki elçi İran’da yaygın olan bir geleneğe uyarak sakallarını tıraş edip bıyıklarını uzatmışlardı. Onların görünüşü Peygamber (s.a.v)’e garip geldi ve: “Size böyle yapmanızı kim emrediyor?” dedi. Onlar da Kisra’yı kastederek “Rabbimiz” dediler. Peygamber (s.a.v): “Benim Rabbim, sakalımı uzatmamı ve bıyığımı kısaltmamı emrediyor” dedi. Daha sonra onları, ertesi gün gelmelerini söyleyerek gönderdi. O gece Cebrail geldi ve Peygamber (s.a.v)’e İran’da ayaklanma olduğunu, Kisra’nın öldürülüp yerine oğlunun geçtiğini haber verdi. Elçiler geldiğinde bu haberi onlara ulaştırdı ve onlara bu haberi Yemen valisine ulaştırmalarını emretti. “Ona benim dinimin ve İmparatorluğumun Kisra krallığının ötesine ulaşacağını söyle, ona benden bunu ilet. İslam’a gir, sahip olduğun şeylerde seni destekleyeyim ve seni Yemen halkına kral tayin edeyim.”

Elçiler ne düşüneceklerini bilemeden San’a’ya döndüler ve mesajı Bâzân’a ulaştırdılar. O “Ne olduğunu göreceğiz. Eğer söyledikleri doğruysa o gerçekten Allah’ın gönderdiği bir Peygamber” dedi. Fakat O, İran’da neler olduğunu anlamak üzere bir elçi göndermeye fırsat bulamadan yeni Şah olan Sayrus’un bir adamı geldi. Yeni Şah’ın onlardan bağlılık istediği haberini getirdi. Bâzân ona cevap vereceği yerde İslâm’a girdi. Yanındaki iki elçi ve diğer İranlılar da Müslüman oldular. Daha sonra Medine’ye haber gönderdi, Peygamber (s.a.v)’de ona Yemeni yönetme görevini verdi. Bu Hendek’te gördüğü ilk ışığın va’dinin yerine geldiğini gösteriyordu.

Peygamber (s.a.v)’in mektubu Medaiyn’e Kisra’nın ölümünden sonra ulaştı. Bu nedenle mektubu ondan sonra gelen Şah okudu ve yırttı. Peygamber (s.a.v) bunu haber alınca “Ya Rabbi, aynı şekilde sen de onun krallığını parçala” dedi.

Hacılar döndükten sonraki ilk haftalardan birinde Peygamber (s.a.v)’in hayatına, şimdiye kadar hiç kullanılmayan bir silahla saldırıldı. Arabistan’daki yahudiler arasında her nesilde büyücülüğü bilen bir iki kişi olurdu. Bunlardan biri bu ilmin kendisi ile birlikte ölmesini istemeyerek kızlarına da öğreten Lebid adında bir yahudiydi. Lebid, Peygamber (s.a.v)’e öl- dürücü bir büyü yapması için büyük bir rüşvet almıştı. Bu amacını yerine getirebilmesi için onun bir tutam saçına ihtiyacı vardı. Bunu da kızlarından biri, masum bir kişiyi kullanarak elde etti.Lebid saça on bir düğüm attı, kızları da her düğüme bir şeyler okuyup üflediler. Daha sonra bunu, üstünde polen tozu kılıfları bulunan dişi bir hurma filizine bağladı ve derin bir kuyuya attı. Büyü ancak düğümlerin açılmasıyla çözülebilirdi.

Peygamber (s.a.v) kısa bir süre sonra bir şeylerin kötüye gittiğini anladı. Bir taraftan hafızası zayıflıyor, diğer taraftan yapmadığı şeyleri yapmış gibi hayal ediyordu. Bunun yanısıra çok zayıflamıştı ve yemek sunulduğunda kendisinde yiyebilecek gücü bulamıyordu. Kendini iyileştirmesi için Allah’a dua ediyor ve uykusunda biri başında, diğeri ayağında iki kişinin oturduğunu farkediyordu. Peygamber (s.a.v), onlardan birinin diğerine onun hastalığının gerçek sebebini anlattığını ve kuyunun adını verdiğini duydu.’

Uyandığında Cebrail geldi ve rüyasını doğrulayarak biri beş, biri altı ayetten oluşan iki sure getirdi. Peygamber (s.a.v) Ali (r.a.)’yi bu sureleri okuması için kuyuya gönderdi. Her ayette düğümün biri çözüldü ve hepsi çözüldüğünde Peygamber (s.a.v) hem bedenen hem de manen iyileşmişti.

Bu surelerden ilki şuydu:

“De ki: Sabahın Rabbine sığınının,
Yarattığı şeylerin şerrinden,
Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,
Düğümlere üfleyen kadınların şerrinden, Ve hased ettiği zaman hasetçinin şerrinden.” (Felak Suresi)

İkincisi ise şöyleydi:

“De ki: İnsanlann Rabbine sığınırım,
lnsanlann malikine,
insanlann (gerçek) ilahına,
Sinsice kalblere vesvese ve kuşku düşürüp, duran, vesvesecinin Ki o, insanlann göğüslerine vesvese verir (içlerine kuşku, kuruntu fısıldar), Gerek cinlerden, gerekse insanlardan (olan) her hannastan Allah’a sığınırım”. (Nas Suresi)

Bu sûreler Kur’an’ın en son sureleridir ve kötülüklerden sakınmak için sürekli okunur.

Peygamber (s.a.v) o kuyunun doldurulup yanında başka bir kuyunun açılmasını emretti. Kendisine bir rüşvet karşılığında büyü yaptığını itiraf eden Lebid’e haber gönderdi, fakat ona karşı bir girişimde bulunmadı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.