AnaSayfa / Hz. Muhammed / Hendek [58] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Hendek [58] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Yazının Tamamını Dinle:

Hayber’e yerleşen Beni Nadir yahudileri kaybettikleri topraklan tekrar kazanmaya kararlıydılar. Ümitleri, Kureyş’in Peygamber (s.a.v) üzerine düzenleyeceği son ve büyük saldırıdaydı. İslam’ın beşinci yılının sonlanna doğru -MS. 627’nin başları- bu hazırlıklar, Huyay ve Hayber’deki diğer birkaç yahudi liderinin Mekke’yi ziyaret etmesiyle karara bağlandı. Ebu Süfyan’a: “Muhammed’i ortadan kaldırmada seninle birlikteyiz” dediler. Ebu Süfyan da: “Bize sevgili olanlar, Muhammed’e karşı bize yardım edenlerdir” cevabını verdi. Bunun üzerine Safvan, Ebu Süfyan ve diğer Kureyş liderleri yahudileri Kabe’nin içine soktular ve orada amaçlarına ulaşıncaya kadar bir- birlerini terketmeyeceklerine dair Allah adına and içtiler. Kureyşliler bu fırsattan yararlanarak, yahudilere yeni dinin kurucusu ile aralarındaki çatışma konusu olan inançlarıyla ilgili sorular sordular. Ebu Süfyan: “Ey yahudiler” dedi. “Siz ilk kutsal kitabın geldiği topluluksunuz ve sizin bilginiz var. Bizim Muhammed’e karşı konumumuzun ne olduğunu bize söyleyin. Bizim dinimiz mi daha iyi, yoksa onunki mi?” Yahudiler şu cevabı verdiler: “Sizin dininiz onunkinden daha iyidir ve siz gerçeğe daha yakınsınız.”

O andan itibaren anlaşan taraflar plan hazırlamaya koyuldular. Yahudiler, Medine’den hoşlanmayan tüm Necd kabilelerini ayaklandırma görevini üzerlerine almışlardı. Onları ayaklanmaya razı edemezlerse, rüşvetle bu işi halledeceklerdi. Beni Esed onlara yardım etmeye hazırdı. Beni Gatafan’a gelince, yahudilere katılmalarına karşılık onlara Hayber’in hurma hasadının yarısı verilecekti. Beni Gatafan’dan Fazare, Mürre ve Aşça kollarının anlaşmaya dahil olmasıyla ordu yaklaşık iki bin askere ulaştı. Yahudiler Beni Süleym’den de yediyüz kişinin kendilerine katılmasını sağladı. Bu sayı daha da fazla olabilirdi; fakat Mauna kuyusu yakınındaki katliamdan sonra küçük ancak sürekli artan bir grup müslüman olmuştu. Süleym’in güney komşusu Beni Amir ise, Peygamber (s.a.v)’le yaptığı anlaşmaya sadık kaldı.

Kureyş ve müttefikleri toplam dört bin kişiyi buluyordu. Güneyden gelecek olan birkaç grup destekle birlikte Mekke’den, Medine’ye giden sahil yolunu takip edeceklerdi. Uhud’da da aynı yolu izlemişlerdi. Daha az birlik teşkil eden ikinci bir ordu da Medine’nin doğusundan,yani Necd ovasından yaklaşacaktı.İki ordunun toplam olarak Kureyş’in Uhud’daki gücünün üç katı olacağı tahmin ediliyordu. Orada müslümanlar üç bin kişilik bir orduya yenilmişlerdi. Şimdi ise onbin kişi kaşısmda ne yapabilirlerdi? Bunun yanı sıra Kureyş bu kez ikiyüz atlı yerine üçyüz atlı almıştı ve Gatafan’ın da aynı büyüklükte bir grupla onları desteklemesi bekleniyordu.

Planlarına uygun olarak Mekke’den yola çıktılar. Aynı anda, büyük bir ihtimalle Abbas’ın düzenlediği bir Huzaa’lı grup atlarıyla, Peygamber (s.a.v)’e saldırıyı haber vermek ve ordunun gücü konusunda bilgi vermek üzere Medine’ye doğru yola çıktı. Bu grup Medine’ye ancak dört günde varabildi. Yani Peygamber’e hazırlanmak için sadece bir hafta kalmıştı. Peygamber (s.a.v) bu haberi alınca hemen tüm Medine’ye haber saldı ve arkadaşlarına, eğer sabreder, emirlere uyar ve Allah’tan korkarlarsa zaferin kendilerinin olacağı konusunda müjdeleyici sözler söyledi. Daha sonra, Uhud’da yaptığı gibi onları istişare meclisine çağırdı. En iyi savunmanın nasıl olacağı konusunda çeşitli fikirler öne sürüldü.En sonunda Selman (r.a.) ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasulü, biz İran’dayken atlıların saldırısından korktuğumuzda etrafımıza hendek kazardık. Şimdi de etrafımıza hendek kazalım.” Herkes Uhud’daki stratejiyi tekrarlamak istemediği için Selman’ın önerisini kabul etti.

Zaman kısaydı ve savunmada bir boşluk bırakmamak için çabanın doruk noktasına kadar harcanması gerekiyordu. Fakat hendeğin sürekli olması gerekmiyordu. Şehrin sınırında, birçok yerde savunmayı sağlayacak kaleye benzer evler vardı. Kuzey-batıda ise kale vazifesi gören fakat aralarının birleştirilmesi gereken, büyük kaya yığınları vardı. Bunlardan en yakını Sel dağı olarak bilinen yığındı ve hendeğin içinde kalması gerekiyordu. Çünkü bu dağın önündeki düzlük kamp yapmaya uygun bir yerdi. Hendek bu kamp yerini, bir kaya yığınından başlayıp şehrin güney duvarındaki bir noktaya kadar uzayarak kuzeyden çevreleyecekti. Bu kazılacak olan en uzun hendekti ve en önemlisi de buydu.

Stratejiyi ortaya koymanın yanısıra Selman, hendeğin hangi genişlik ve derinlikte olması gerektiğini de biliyordu. Beni Kurayza’da çalıştığı için onların, hendeğin kazılması için gerekli olan tüm araçlara da sahip olduklarını biliyordu. Bu ortak düşman karşısında Beni Kurayza’lılar, bunları ödünç vermekten kaçınmadılar. Çünkü Peygamber (s.a.v)’i sevmemelerine rağmen, hepsi onunla yaptıkları anlaşmanın politik bir anlaşma olduğu ve bu anlaşmayı bozmamaları gerektiği kanısındaydılar. Bu nedenle yahudiler kazma, kürek ve çapalarını ödünç verdiler. Bunun yanısıra, sıkı hurma liflerind en örülmüş sağlam hurma sepetlerini de kazılan toprağı taşımak üzere verdiler.

Peygamber (s.a.v) topluluğun her grubunu belirli bir hendekten sorumlu olmak üzere görevlendirdi. Kendisi de onlarla birlikte çalıştı. Her şafak vakti namazdan sonra yola çıkıyorlar ve alacakaranlıkta evlerine dönüyorlardı. İlk günlerden birinde sabahleyin hendek kazmaya giderken Peygamber (s.a.v) onlara Mescid’i inşa ederken okudukları bir beyti hatırlattı:

“Allah’ım, ahiret saadetinden başka saadet yoktur.

Muhacirleri ve Ensan bağışla!”

Hep birlikte bu beyti tekrarladılar. Bazen de şöyle derlerdi:

“Ahiret yurdundan başka gerçek hayat yoktur. Allah’ım, Ensar ve Muhacirine merhamet et!”

Birbirlerine sürekli, zamanın kısa olduğunu hatırlatıyorlardı. Düşman her an gelebilirdi. Kim biraz gevşeklik gösterirse, hemen aralarında alay konusu oluyordu. Diğer taraftan Selman büyük bir saygı ve övünç kaynağı idi. O sadece güçlü ve sağlam vücutlu değil, aynı zamanda yıllardan beri Beni Kurayzalılar arasında yaşadığı için kazmacılık ve taşımacılıkta da becerikliydi. Kendi aralarında “O, on kişinin işini yapıyor” dediler ve dostça bir tartışmaya giriştiler. Birçok yerden göç ettiği için Muhacirler: “Selman bizimdir” diye iddia ettiler. Ensar: “O bizden biri, bizim onda daha çok hakkımız var” diye karşı çıktı. Fakat Peygamber (s.a.v): “Selman bizden, yani Ehl-i Beyt’ten biri” (Peygamberin ailesi) dedi.

Düşmana karşı silah olarak kullanılabilecek olan taşlar hendek boyunca Medine’nin çevresine yığıldı. Kazıdan çıkan toprak sepetlere doldurulup, baş üzerinde uzağa taşınıyor ve dönüşte aynı sepetlere taş doldurulup hendeğin yanına yığılıyordu. En iyi taşlar Sel dağının eteklerinde bulunuyordu. Adamların hepsi bellerine kadar çıplaktı. Sepet bulamayanlar üstlerinden çıkardıkları elbiseleri taş ve toprakları taşımakta çuval olarak kullanıyorlardı. Hendek kazmaya gittikleri ilk sabah onları bir grup genç takip etti, hepsi de bu çabada görev almak istiyorlardı. En küçük olanlar hemen geri gön- derildi, fakat Peygamber (s.a.v) düşman görünür görünmez, kampı terketmeleri şartıyla diğerlerinin kazma ve taşımada yardım etmelerine izin verdi.

Uhud’dan geri gönderilen Üsame (r.a.), Ömer’in oğlu Abdullah (r.a.) ve arkadaşları artık onbeş yaşlarındaydılar. Ve sadece kazmada değil, savaşta da diğer mü’minlerle birlikte görev alacaklardı. Bunlardan biri olan Evs’in Harise kolundan Bera sonraki yıllarda hendek kenarında kırmızı cübbesi, tozlu göğsü ve omuzlarına değen uzun saçlarıyla Peygamber (s.a.v)’in ne kadar güzel olduğunu anlatmıştır. “Ondan daha güzelini görmedim” demişti. Onun ve genelde tüm manzaranın ne kadar güzel olduğunu farkeden sadece Bera değildi. Özellikle Peygamber (s.a.v), çevresine baktığında, çevresindekilerin sadeliğini ve ne kadar doğal olduklarını -insanın fıtratına ne kadar yakın olduklarını- görüp seviniyordu. Bu sevinçle, sonradan herkesin katıldığı bir şarkı okumaya başladı:

“Hayber’in bu güzelliği bir güzellik değil,

Ya Rab, bu daha saf, daha temiz bir şey“

O, bir Muhacirlerle, bir Ensar’la birlikte çalışıyordu; bazan kazma bazan kürek, bazan da sepet kullanıyordu. Fakat nerede olursa olsun, oğlağanüstü bir zorlukla karşılaşıldığında ona haber verilmesi gerektiğini herkes biliyordu. İş çok sıkı ve zor olmasına rağmen eğlenceli dakikalar geçiliyorlardı. Mescidde yaşayan Ehl-i Suffa’dan biri olan Beni Demre’li bir müslümanın görünüşte acınacak bir hali vardı. Üstelik bir de ailesi ona “küçük böcek” anlamına gelen Cü’ayl adını vermişti. Peygamber (s.a.v) kısa bir süre önce onun adını, hayat ve ruhi sağlık anlamlarına gelen Amr olarak değşitirmişti. Hendek’te onun halini gören bir muhacir şu mısraları söylemekten kendini alamadı:

“Onun adım Cuayl’den Amr’a değiştirdi. İşte o gün bu zavallı adama yardım etti”.

Muhacir bu beyti Amr’a okudu. Onu duyan diğerleri de beyti şarkı haline getirip gülüşerek okudular. Peygamber (s.a.v) her seferinde vurguyla söylediği “Amr” ve “yardım” kelimeleri dışında bu şarkıya katılmadı. Daha sonra onları şu şarkıyı okumaya teşvik etti:

“Rabbim, biz hiçbir zaman sana yönetmez.

Zekat vermez ve namaz kılmazdık,

O halde üzerimize huzur indir.

Bu karşılaşmada ayaklarımızı sabit kıl.

Bu düşmanlar bizi bastırmak istiyor ve ifsad etmeye çalışıyorlar.


Fakat biz onlara karşı koyuyoruz“


İlk yardım çağrısı, hiçbir aletin çıkarmaya güç yetiremediği bir kaya ile karşılaşan, Cabir (r.a.)’den geldi. Peygamber (s.a.v) biraz su istedi ve suyun içine tükürdü. Dua ettikten sonra suyu kayanın üstüne döktü. Adamlar, kayayı sanki kum yığını imiş gibi kürekle alıp attılar. Diğer bir gün de Muhacirlerin yardıma ihtiyacı oldu. Rastladığı kayayı yerinden çıkarmak için bir hayli uğraşan, fakat kımıldatmayı başaramayan Ömer (r.a.), Peygamber (s.a.v)’e gitti. Peygamber (s.a.v) kazmayı onun elinden aldı ve kayaya bir darbe indirdi. Bu darbe ile birlikte kayanın üstünden şimşek gibi bir ışık çıktı, tüm şehri geçip güneye doğru kayboldu. Peygamber (s.a.v) ikinci kez vurduğunda kuzeye,Uhud’a doğru bir ışık çıktı. Kayayı parçalayan üçüncü vuruşla da doğuya bir ışık fışkırdı. Selman (r.a.) bu üç ışığı da görmüş ve bir şeye delalet ettiğini düşünerek Peygamber (s.a.v)’e sormuştu. Peygamber (s.a.v) ona şu cevabı vermişti: “Onları gördün mü, Selman? İlk ışıkla Yemen kalelerini gördüm ikinci ışıkla Suriye kalelerini gördüm, üçüncü ışıkla da Kisra’nın Medaiyn’deki beyaz sarayını gördüm. İlk ışıkla Allah bana Yemen yollarını açtı, ikincisiyle Batı’da Suriye’ye, üçüncüsüyle de doğuya yol açtı.

Hendekte kazma işiyle uğraşanların çoğunun yeteri kadar yiyeceği yoktu ve ağır çalışma koşulları da açlığı artırıyordu. Cabir hendekte kendisinden yardım istediği gün Peygamber (s.a.v)’in aşırı derecede zayıf olduğunu farketmişti. O akşam eve geldiğinde karısından yemek hazırlayıp hazırlayamayacağını sordu. Karısı: “Bu kuzudan ve bir ölçek arpadan başka şeyimiz yok” dedi. Bunun üzerine Cabir (r.a.) kuzuyu kurban etti. Ertesi gün karısı kuzuyu haşladı, arpayı öğüttü ve ekmek yaptı. O gün hava çalışılmayacak kadar karardığında Cabir, hendekten ayrılmak üzere olan Peygamber (s.a.v)’in yanma gitti ve kuzu eti ve arpa ekmeği yemeye davet etti. Cabir şöyle dedi: “Peygamber (s.a.v) avuç içini benim avuç içime koydu ve parmaklarını kenetledi. Ben, onun yalnız gelmesini istiyordum. Fakat o bağırarak şöyle dedi: “Allah’ın Rasulü ile birlikte Cabir’in evine gidin. İcabet edin, çünkü Cabir sizi davet ediyor”. Cabir, bir felaket zamanında okunan şu ayeti okudu:

“Biz Allah’a ait (kullar)ız ve şüphesiz O’na dönücüleriz” (Bakara: 156)

Daha sonra uyarmak üzere karısının yanına gitti. Karısı: ‘O mu davet etti, yoksa sen mi?’ diye sordu. Cabir:’ O davet etti.’ Dedi. Karısı: “O halde bırak gelsinler, çünkü o daha iyi bilir,” dedi. Yemek, Peygamber (s.a.v)’in önüne kondu. Peygamber (s.a.v.) dua etti, besmele çekti ve yemeye başladı. Onunla birlikte on kişi daha oturuyordu. Hepsi de doyana dek yedikten sonra kalkıp evlerine gittiler ve yerlerini diğer on kişiye bıraktılar. Hendekte çalışan tüm işçilerin karnı doyuncaya dek bu devam etti. Herkes doyduktan sonra bile hâlâ biraz et ve ekmek vardı.

Bir başka gün Peygamber (s.a.v) elinde bir şeyle kamp yerine gelen bir kız çocuğu gördü ve onu yanma çağırdı. Kız, Abdullah İbn Revaha (r.a.)’nın yeğeniydi. O günü kendisine şöyle anlatıyor: “Allah’ın Rasulüne, amcam ve babam için hurma getirdiğimi söylediğim zaman onları kendisine vermemi istedi. Ben de hurmaları onun avucuna boşalttım, fakat hurma avuçlarını dolduracak kadar çok değildi. Peygamber (s.a.v), bir bez parçası istedi. Yayılan bez parçasının üstüne hurmaları saçtı, örtünün her tarafı hurma olmuştu. Daha sonra yanındakilerden, hendek kazmakta olanları yemeğe davet etmelerini istedi. İşçiler geldiler ve yemeye başladılar. Hurmalar artıyordu, onlar karınlarını doyurup kalktığında hurma örtünün kenarlarından taşıyordu.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.