AnaSayfa / Hz. Muhammed / Habeşistan [27] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Habeşistan [27] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Yazının Tamamını Dinle:

Muhacirler Habeşistan’da iyi karşılandılar ve ibadetlerinde serbest bırakıldılar. Yanlarına aldıkları küçük çocukları saymazsak toplam seksen kişiydiler; fakat hepsi aynı zamanda hicret etmedi. Mekke’den ayrılma şekilleri gizli ve küçük gruplar halinde olmak üzere planlanmıştı. Eğer aileleri onların hicret ettiğini bilselerdi onları engelleyebilirlerdi. Fakat hicret o
kadar gizli bir şekilde yapıldı ki hiç kimse tüm muhacirler Habeşistan’a ulaşıncaya dek bir şey anlamadı. Olayın farkına vardıklarında, Kureyş liderleri
onları kendi kontrollerinden uzakta, barış içinde bırakıp yeni ihtidaların
(İslâm’a girenler) olmasına yardım etmemeleri gerektiğine karar verdiler. Bu
nedenle hemen yeni bir plan yaptılar ve Habeşistanlıların en çok hoşuna giden şeylerden hediye etmek üzere topladılar. Onların herşeyden çok deri eşyalara değer verdiklerini duymuşlardı, bu yüzden Necaşi’nin bütün kumandanlarına yetecek kadar çok sayıda deri hazırladılar. Necaşi’nin kendisi için
hazırlanan zengin hediyeler de vardı. Daha sonra aralarında elçi olmak üze-
re iki adam seçtiler, bunlardan biri Sehm kabilesinden Amr lbn’ül-As idi.

Kureyşliler elçilere ne yapmaları gerektiğini bir bir anlattılar: Kumandanla- rın hepsine teker teker gidecek, hediyelerini verip şöyle diyeceklerdi: “Hal- kımızdan bir grup deli erkek ve kadın bu krallığa sığındılar. Kendi dinlerini terk ettiler, sizin dininize de girmediler, fakat ne sizin ne bizim hiç duymadığımız yeni bir din ortaya koydular. Halkımızın soyluları bizi kralınıza gönderdi ve onları bize teslim etmenizi istiyorlar. Bu nedenle kralınıza bu konuyu açtığımızda bizi destekleyin, onları bize teslim etmesini ve onlarla hiç konuşmamasını tavsiye edin. Çünkü onlarla ilgili en iyi karan kendi halkı verir.” Kumandanların hepsi bu konuda söz verdiler, iki elçi de Necaşi’nin hediyelerini götürüp, O’na muhacirleri kendilerine teslim etmesi gerektiğini söylediler ve kumandanlara söylediklerini tekrarladılar. Konuşmalarının sonunda da şöyle dediler: “Halkının soyluları, onların amcaları, babaları ve akrabaları onların kendilerine teslim edilmesi için yalvarıyor”. Kumandanlar da oradaydı ve tek ses halinde Necaşi’ye sığınanların bu adamlara teslim edilmesi gerektiğini, çünkü onlarla ilgili en iyi kararı kendi akrabalarının verebileceğini söylediler. Fakat Necaşi memnun olmamıştı: “Hayır, Tanrı’ya andolsun; benim korumam altına sığman, ülkemi yurt edinen ve herkese rağmen beni seçen bu adamları teslim etmeyeceğim! Onlarla konuşmadan ve bu adamların söylediklerinin doğru olup olmadığını öğrenmeden onları bırakmayacağım. Eğer bu adamlar doğru söylüyorsa onları teslim edeceğim, kendi adamları onlarla ilgilensin. Fakat eğer bunlar doğru değilse, onlar benim korumamı istedikleri sürece onları koruyacağım” dedi.

Daha sonra Peygamber (s.a.v.)’in arkadaşlarına haber gönderdi ve kut- sal kitaplarıyla gelen rahiplerini topladı. Amr ve yanındaki diğer elçi Necaşi ile sığınanların görüşmesini engellemeye çalışıyorlardı. Çünkü bu karşılaşma geç anlaşılsa da onların aleyhineydi. Elçiler, Habeşistanlıların kendi- lerine ticari ve politik sebeplerle hoşgörü göstermelerine rağmen, putperest oldukları için küçük gördüklerinin ve aralarında büyük bir engelin olduğunun farkında değillerdi. Habeşliler’in çoğu samimi hıristiyanlardı; hepsi vaftiz edilmişlerdi, hepsi bir tek Allah’a inanıyor ve damarlarında kutsal şarap ve ekmek ayininde yediklerinin kanını taşıyorlardı. Bu nedenle onlar, kut- sal ve putperest arasındaki ayrıma karşı duyarlıydılar ve Amr gibi bir ada- mın, putperestliğin kiri ile kirlenmiş olduğunun farkındaydılar. Bu yüzden, mü’minler Necaşi’nin taht odasını doldurduğunda, onlardaki kutsal samimiyet ve enginliğin farkına vararak şaşırdılar -En çok da Necaşi, bu durum karşısında etkilendi.- Gelenlerin, Kureyşliler’den çok kendilerine benzediğini gördüklerinde, rahiplerin arasında hayret belirten mırıltılar yükseldi. Bu benzerlik ve engin görünüşün yanı sıra mü’minlerin çoğunluğunu gençler oluşturuyordu; hepsinde de, güzel davranışlarının bir yansıması olan doğal bir güzellik vardı.

Muhacirlerin hepsi zorunlu kaldıkları için hicret etmemişti. Osman’ın (r.a.) ailesi onunla uğraşmaktan vazgeçmişti, fakat yine de Peygamber (s.a.v.), onun gitmesine ve Rukiye’yi de beraberinde götürmesine izin verdi. Onların varlığı muhacirler topluluğuna bir güç kaynağı oluyordu. Onlara güç veren diğer bir çift de Cafer ve karısı Esma idi. Ebu Talib oğlu ve gelinini saldırılardan koruyordu, fakat muhacirlerin güzel konuşan bir adama ihtiyaçları vardı, Cafer de akıcı konuşurdu. Kişiliği bakımından da çok etkileyiciydi. Peygamber (s.a.v.) ona bir keresinde: “Görünüşün ve karakterin hana benziyor^” demişti. Peygamber (s.a.v.) muhacirlere başkanlık yapması için Cafer’i (r.a.) görevlendirmişti; akıl ve etkileyicilikte onu Abdu’d-Dar sülalesinden, daha sonra Peygamber’in (s.a.v.) çok önemli bir görev vereceği genç bir adam olan Mus’ab izliyordu. Bunlardan başka göç edenler arasında Şemmas adında, annesi Utbe’nin kardeşi olan bir Mahzum’lu genç de dikkati çekiyordu. “Papazlara gönüllü yardım eden” anlamındaki ismi ona şu nedenle verilmişti: Bir keresinde Mekke’ye papazlara yardım edecek olan genç ve yakışıklı bir Hıristiyan gelmişti. Güzelliğiyle genel bir beğeni kazanmıştı. Bunun üzerine Utbe “Size bundan daha güzel bir Şemmas getirece- ğim” diyerek, kız kardeşinin oğlunu onlara göstermiş, o günden sonra da çocuğun adı Şemmas kalmıştı. Safiyye’nin oğlu Zübeyr ve Peygamber’in (s.a.v) kuzenlerinden birkaçı daha muhacirler arasındaydı: Erva’nın oğlu Tulayb; Umeyme’nin iki oğlu Abdullah İbn Cahş ve Ümeyye sülalesinden karısı Ümmü Habibe ile beraber olan Ubeydullah; eşleriyle birlikte Berre’nin iki oğlu: Ebu Seleme ve Ebu Sabra. Bu ilk hicretle ilgili anlatılanların çoğu Ümmü Seleme’den aktarılmıştır.

Hepsi toplandığında Necaşi onlara şöyle dedi: “Ne bizim dinimize, ne de çevre ülkelerden birinin dinine uymadığınıza göre sizi kendi halkınızdan ayrılmaya zorlayan bu din nedir?” Cafer ona cevap verdi: “Ey kral, biz cehalet içinde yüzen, putlara tapan, Allah adına kesilmemiş etleri yiyen, kötülük yapan ve güçlünün zayıfı ezdiği bir topluluktuk. Biz, Allah bize kendi aramızdan, soyunu bildiğimiz güvenilir bir elçi gönderene dek bu hal üzereydik. O bizi Allah’a çağırdı, O’nun birliğine inanmamız ve yalnızca ona ibadet etmemiz gerektiğini, bizim ve babalarımızın taptığı taş ve putlara tapmamamız gerektiğini öğretti. Bize doğru söylemeyi, verdiğimiz sözü tutmayı, akrabalık bağlarına ve komşu haklarına saygı göstermeyi, kötülüklerden ve kan dökmekten sakınmayı emretti. Biz bir tek Allah’a inanıyor, O’na ortak koşmuyoruz, O’nun yasakladıklarını haram, serbest bıraktıklarını helâl kabul ediyoruz. Bu yüzden halkımız bize karşı çıktı ve bizi dinimizden döndürmeye, tek Allah’a ibadeti bırakıp putlara tapmaya zorladı. Sizi diğerlerine tercih edip, bu ülkeye sığınmamızın sebebi bu; sizin korunmanız altında olmaktan memnunuz ve umuyoruz ki sizin yanınızda bize adaletsizlik yapılamaz”.

Saray tercümanları söylenenleri Necaşi’ye aktardılar. Necaşi daha sonra kendisine Peygamber’in (s.a.v.) getirdiği vahiyden bir bölüm okumalarını istedi. Bunun üzerine Cafer, Mekke’den ayrılmalarından kısa bir süre önce nazil olan Meryem Sûresi’nden bir bölüm okudu:

“Kitapta Meryem’i zikret. Hani O, ailesinden kopup doğu tarafından bir yere çekilmişti. Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti. Böylece ona ruhumuz (Cibril’i) göndermiştik. O da, düzgün bir beşer kılığında görünmüştü. Demişti ki: “Gerçekten ben, senden Rahman (olan Allah)a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma).” Demişti ki: “Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım).” O: “Benim nasıl bir erkek çocuğum olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamışken ve ben azgın-utanmaz (bir kadın) değilken” dedi. “İşte böyle” dedi. “Rabbin, dedi ki: – Bu benim için kolaydır. Onu insanlara bir âyet ve bizden bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacak- tır)” Ve iş de olup bitmişti.” (Meryem: 16-21.)

Bu âyetleri dinlerken Necaşi de, rahipler de ağladılar, anlamları tercüme edildiğinde tekrar ağladılar ve Necaşi şöyle dedi: “Bu, İsa’nın getirdiği ile aynı kaynaktan geliyor.” Ve Kureyşli elçilere dönerek: “Gidebilirsiniz, çünkü Tanrı’ya andolsun ki, onları size teslim etmeyeceğim; onlara ihanet edilmeyecek” dedi.

Fakat kralın huzurundan ayrıldıklarında Amr arkadaşlarına: “Yarın onlara, aralarında gelişen bu iyi ilişkileri bozacak bir şey söyleyeceğim. Onların Meryem oğlu İsa’ya kul (köle) dediklerini söyleyeceğim” dedi. Ve ertesi sabah Necaşi’ye giderek: “Ey kral, onlar Meryem oğlu İsa hakkında büyük bir yalan uyduruyorlar, onları çağır ve İsa hakkında ne düşündüklerini sor” dedi. Bunun üzerine Necaşi, mü’minlere haber gönderdi ve İsa hakkında ne bildiklerini sordu, mü’minler, bunu duyunca tedirgin oldular. Çünkü, bu konuda fazla bilgileri yoktu. Hepsi bir araya gelip, bu soru sorulduğunda ne cevap vereceklerini tartıştılar. Oysa onlar Allah’ın bildirdiklerinden başkasını söyleyemeyeceklerini biliyorlardı. Kralın huzuruna geldiklerinde Necaşi onlara: “Meryemoğlu İsa hakkında ne diyorsunuz” diye sordu. Cafer (r.a.) cevap verdi: “Biz onun hakkında ancak Peygamberimiz’in getirdiğini biliriz ve O’nun, Allah’ın kulu, Rasulü, O’nun ruhu ve bakire Meryem’e indirdiği kelimesi olduğuna inanırız.” Necaşi yerden bir parça tahta aldı ve: “Meryem oğlu İsa, sizin söylediklerinizden sadece şu sopa kadar farklıdır” dedi. Kumandanların karşı çıkarak etrafında toplandıklarını görünce: “Sizin tüm karşı çıkmalarınıza rağmen” diye ekledi. Daha sonra Cafer ve arkadaşlarına dönerek: “İstediğiniz yere gidin; çünkü benim ülkemdeyken güvenliktesiniz. Dağlar kadar altın karşılığında bile sizin birinize zarar vermem” dedi. Mekke’li elçilere de bir el işareti yaparak yardımcısına: “Bu adamların, getirdikleri hediyeleri geri verin, çünkü onlara ihtiyacım yok” dedi. Amr ve diğer elçi Mekke’ye aşağılanmış bir halde döndüler.

O sırada Necaşi’nin Isa hakkında söyledikleri halkı arasında yayılmıştı. Halk Necaşi’yi dinden çıkmakla suçlayarak bir açıklama istiyordu. Bunun üzerine Necaşi Cafer’e haber gönderdi ve onlar için gerekli olduğunda yola çıkmak üzere sandallar hazırlattı. Daha sonra bir parşömen aldı ve üstüne: “O, Allah’tan başka tanrı olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve rasulü olduğuna, Meryem oğlu İsa’nın da O’nun kulu, rasulü, Meryem’e indirdiği kelimesi ve ruhu olduğuna şehadet etti” diye yazdı. Bu parşömen parçasını cübbesinin altına gizledi ve halkın huzuruna çıktı. Onlara “Ey Habeşliler, sizin kralınız olmaya en layık olanınız ben değil miyim?” diye sordu. “Evet” dediler. “Peki benim yaşamım hakkında ne düşünüyorsunuz?” “O, yaşamların en güzeli”, cevabını verdiler. Necaşi: “Peki sizi tedirgin eden nedir?” diye sordu. “Sen bizim dinimizi terk ettin ve İsa’nın bir kul olduğunu kabul ettin” dediler. “Peki İsa hakkında siz ne diyorsunuz?” diye sordu. “Biz O’nun Allah’ın oğlu olduğuna inanıyoruz” dediler. Bunun üzerine Necaşi elini göğsüne, tam gizlenmiş olan parşömenin üstüne koyarak “bu”na inan- dığına şehadet ettiğini söyledi. Halk “bu” kelimesiyle kendi söylediklerini kasdettiğini zannetti. Bu yüzden memnun ve teskin olarak ayrıldılar, çünkü Necaşi’nin yönetiminden memnundular ve sadece te’min edilmek isti- yorlardı. Necaşi tekrar Cafer’e (r.a.) haber gönderdi ve evlerine dönebileceklerini, eskisi gibi emniyet içinde yaşamaya devam edebileceklerini söyledi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.