AnaSayfa / Hz. Muhammed / Bir Oğul Kurban Etmeye İçilen And [05] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Bir Oğul Kurban Etmeye İçilen And [05] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Yazının Tamamını Dinle:

Abdul-Muttalib, cömertliği ve akıllılığı ile Kureyş’ten saygı görüyordu. O çok yakışıklı bir adamdı, etkili bir görünüşü vardı. Zengin oluşu da kendini şanslı sayması­nın nedenlerinden biriydi; bütün bunların üstüne Zem-zem’in tekrar inşa edilmesine alet olan seçilmiş kişi ol­ması da ekleniyordu. Bu lütuflan için Allah’a çok min­nettardı; fakat, Zemzem kuyusunu kazmayı durdurması söylendiğinde, ruhu bir takım düşüncelerle sıkılmıştı. Her şey iyi gitmişti, Allah’a şükür! Fakat daha önce bir oğul sahibi olmanın eksikliğini hiç bu kadar hissetmemişti. Ör­neğin, Abdü’ş-Şems kabilesinin başı, kuzeni Umeyye’ye bir çok erkek evlat lutfedilmişti ve eğer kuyuyu kazan Mahzum’un reisi Muğire olsaydı, oğullan onun etrafında büyük ve güçlü bir daire oluşturabilirlerdi. Oysa kendisi, birden fazla karısı olmasına rağmen onu destekleyecek bir tek er­kek çocuğa sahipti. Buna alışmıştı; fakat kendisine Zem-zem’i veren Allah onu başka yönlerde de yüceltebilirdi; bu yeni lütfün verdiği şevkle Tanrıya daha fazla erkek ço­cuk vermesi için dua etti. Duasına, eğer O, on evlat ve­rirse ve hepsi de büyüyüp, buluğ çağına gelirse, onlardan birini Kâ’be’de kurban edeceğini de ekledi.

Duası kabul olmuştu; yıllar geçmiş ve dokuz oğlu da­ha olmuştu. O andı içtiğinde, bu, ona çok uzak bir olasılık gibi görünmüştü. Fakat, Abdullah dışındaki tüm oğul­lan büyüdüğünde, içtiği ant düşüncelerinde yer etmeye başladı. Bütün oğullarıyla iftihar ediyordu, fakat içlerinde en çok Abdullah’ı sevdiği açıktı. Belki Tanrı da bu çocu­ğu seçmiş ve ona bu belirgin güzellik ve iyilikleri vermiş­ti. Belki de onun kurban edilmesini istiyordu. Ne olursa olsun, Abdu’l-Muttalib sözünün eri bir insandı, sözünden dönmeyi hiç bir zaman düşünmemişti. O aynı zamanda çok adaletli bir insandı ve sorumluluklarının farkındaydı. Hangi oğlunu kurban edeceğini seçme yükünü kendi üstüne ala­mazdı. Bu nedenle Abdullah büyüdüğünde, on oğlunu da çevresine topladı ve onlara Tanrı’ya verdiği sözden bahsetti, sözünü yerine getirebilmesi için onlardan yardım istedi Ona boyun eğmekten başka seçenekleri yoktu; babalarının sözü kendi sözleriydi; ve ona ne yapmaları gerektiğini sor­dular. Babaları onlara her birinin bir ok üzerine kendi işa­retlerini koymalarını söyledi. O sırada Kureyşin oklara bakan falcısına Kâ’be’de bulunması için haber gönderdi. Oğulannı Kutsal Ev’e soktu ve falcıya verdiği sözden bah­setti. Her oğul kendi okunu hazırladı ve Abdu’l-Muttalib, Hubal’ın yanında yerini aldı. Yanında getirdiği büyük bı­çağı çıkardı ve Allah’a dua etmeye haşladı. Oklar çekil­di, çıkan Abdullah’ın okuydu. Babası bir eliyle onu, diğer eliyle de bıçağı tutarak onu kapıya doğru sürükledi, ken­disine düşünme payı bırakmak istemezcesine kurban edecek uygun bir yer arıyordu.

Fakat o evindeki kadınları, özellikle de Abdullah’ın an­nesi Fatıma’yı hesaba katmamıştı. Diğer karıları Mekke dışındaki kabilelerdendi, bu nedenle Mekke üzerinde etki­leri çok azdı. Fakat Fatıma, en güçlü kabilelerden biri olan Mahzum kabilesindendi, yani bir Kureyş’liydi. Bunun yanı sıra anne tarafından Kusayy’ın oğullarından Abd’a bağ­lıydı. Fatuna’nın tüm ailesi bir yardım gerektiğinde müda­hale edebilecek kadar yakındaydılar. On oğlundan üçü Fatıma’dandı: Zübeyr, Ebu Talib ve Abdullah. O aynı zaman­da, kardeşlerine çok bağlı olan Abdu’l-Muttalib’in beş kı­zının da annesi idi. Bu kadınlar boş durmuyordu ve şüp­hesiz kendi oğullarının başına da gelebilecek olan bu teh­like nedeniyle diğer karıları da Fatıma’nm yanında yer alıyorlardı.

Oklara bakıldıktan sonra büyük bir topluluk fal ok­larının bulunduğu yeri doldurdu. Muttalib ve Abdullah, Kâ’be’nin kapısında ölü gibi renksiz bir halde belirince, Mahzumiler arasından bir mırıltı yükseldi, çünkü kendi kardeşlerinin oğullarından birinin kurban edileceğini an­ladılar. «O bıçakla nereye? diye bir ses yükseldi, halbuki hepsi bu sorunun cevabını biliyordu. Abdu’l-Muttalib et­tiği yeminden bahsetmeye başladı, fakat Mahzum’un şefi Muğire onun sözünü kesti: «Onu kurban etmeyeceksin, onun yerine başka bir şey feda et, Onun bedeli ne kadar çok olursa olsun, tüm Mahzumoğulları kendi mallarını fe­da etmeye hazırdırlar. Bu zamana kadar Abdullah’ın di­ğer kardeşleri de Ka’be’nin dışına çıkmışlardı. Hiçbiri konuşmamıştı, fakat şimdi babalarına dönüp, kardeşlerini ke­faret karşılığında kurtarması için yalvanyorlardı. Herkes aynı şeyi söylüyor ve Abdu’l-Muttalib de ikna olmak isti­yordu, fakat aklı şüphelerle doluydu. Sonunda Yesrib’de yaşayan akıllı bir kadına, bu durumda kefaretin mümkün olup olmadığını sormaya ve mümkünse nasıl olacağını öğ­renmeye karar verdi.

Abdullah’ı ve bir veya iki oğlunu daha yanına alarak, Abdu’l-Muttalib doğduğu şehre gitti. Orada kadının Yesrib’in yüz mil güneyinde, yahudilerin yerleştiği Heyber’e gittiğini öğrendi. Bu nedenle yollarına devam ettiler ve kadını buldular. Kadına olayları anlattıklarında, onlara ruhla konuşması gerektiğini ve ertesi günü gelmelerini söy­ledi. Abdu’l-Muttalib Allah’a dua etti, ertesi gün kadın şunları söyledi: «Bana ilham geldi. Sizde kan bedeli nedir?» Ona on deve olduğunu söylediler. «Memleketinize dönün ve kurban edeceğiniz adamı bir tarafa, on deveyi bir tarafa koyun ve aralarında kura çekin. Ok adamın aley­hine çıkarsa, on deve daha ekleyin ve tekrar kura çekin. Fal develere çıkıncaya kadar develeri arttırın. Develeri kur­ban edip adamı salıverin dedi.

Mekke’ye döndüler, Abdullah’ı ve on deveyi Kâ’be’nin avlusuna koydular. Abdu’l-Muttalib, Kâbenin içine girdi ve Hubel’in yanında durarak, yaptıklarını kabul etmesi için Allah’a yalvardı. Okları çektiler ve ok Abdullah’ın aleyhi­ne çaktı. On deve daha eklediler, fakat oklar yine develerin yaşaması, Abdullah’ın kurban edilmesi gerektiğini söylü­yordu. Her seferinde on deve ekleyerek develerin sayısını artırmaya devam ettiler, develerin sayısı yüzü bulunca­ya dek falın sonucu aynı çıktı. Sonunda fal develerin aley­hine döndü. Fakat Abdu’l-Muttalib çok titiz bir insandı: bu kadar büyük karara varmak için bir okun sonucunu yeterli görmedi. Üç kez fal oku çekilmesi üzerinde durdu ve İki kez daha ok çektiler. Her seferinde fal develerin aleyhine çıktı. Sonunda Abdu’l-Muttalib Tann’nın kefare­ti kabul ettiğinden emin oldu ve develer kurban edildi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.