AnaSayfa / Hz. Muhammed / Bedir Savaşı [43] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Bedir Savaşı [43] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Yazının Tamamını Dinle:

Peygamber (s.a.v.) orduyu düzene soktu ve elinde bir okla her askerin önün- de durup hem onlara moral verdi, hem de safları düzene soktu. Çok geride kalan Ensardan birine, elindeki okla göğsünü hafifçe vurarak: “Sıraya gir, Sevad” dedi. Sevad : “Ey Allah’ ın Rasulü ,canımı yaktın. Allah seni hak ve adaletle gönderdi, o halde karşılığını ver” dedi. Peygamber (s.a.v.) kendi göğsünü açarak elindeki oku uzattı ve “Al!” dedi. Sevad ise eğildi ve tam Peygamber (s.a.v.)’in kendisine vurduğu yerden öptü. “Niye böyle yaptın?” diye sordu Peygamber (s.a.v.). Sevad şu cevabı verdi: “Ey Allah’ın Rasulu, gördüğün gibi düşmanla karşı karşıyayız; seninle geçirebileceğim son dakikalar olabilecek şu anda, sana dokunmak,istedim.” Peygamber (s.a.v.) onun için dua etti.

Kureyş ilerlemeye başlamıştı. Fakat dalga dalga yayılmış olan kum tepecikleri arasında olduklarından daha az görünüyorlardı. Buna rağmen Peygamber (s.a.v.) onların gerçek sayısını ve iki ordu arasındaki dengesizliği biliyordu . Ebu Bekir’le birlikte gölgeliğine döndü ve Allah’a, vadettiği yardımı göndermesi için dua etti.

Hafifçe uyukladı ve uyandığında: “Neşelen ey Ebu Bekir: Allah’ın yardımı geldi. İşte Cebrail, elinde bir atla geliyor, savaş için hazırlanmış” dedi.

Arap tarihinde birçok savaş, iki ordu karşı karşıya geldikten sonra tam çatışmaya başlanacağı anda son bulmuştu. Fakat Peygamber (s.a.v.) bu kez savaşın olacağından emindi. İşte bu karşılarındaki ordu ona vadedilen iki gruptan biri idi. Akbabalar da savaşın kaçınılmaz olduğunu anlamış gibi, iki ordunun da ölülerini yemek için kayalıklara tünemişlerdi. Kureyş’in hareketlerinden saldırıya hazırlandıkları anlaşılıyordu. Çok yaklaşmışlar ve müslümanların yaptığı sarnıcın yakınma konaklamışlardı. İlk hareketlerinin sarnıcı ele geçirmek olacağı anlaşılıyordu.

Mahzum kabilesinden Esved diğerlerinin önüne geçti ve su içmek üzere ilerledi. Onun karşısına Hamza (r.a.) çıktı; ilk kılıç darbesiyle bacağını dizinin ortasından yaraladı,ikinci darbeyle de öldürdü. Onun arkasından, hâlâ Ebu Cehil’in alaylarına maruz kalan Utbe, safların önüne fırladı ve teke tek karşılaşmayı teklif etti. Ailenin şerefini yükseltmek için kardeşi Şeybe ve oğlu Velid onun iki tarafında yer aldılar. Bu meydan okumayı ilk kabul eden, Ensar’dan Peygamber (s.a.v.)’e ilk biat eden altı kişiden biri olan Hazreç’li Neccar kabilesinden Avf (r.a.) oldu. Avf ile birlikte kardeşi Muavviz de ileri çıktı. Medine’de Kesva, Hicretin son konağını onların mahallesinde yapmıştı. Meydan okumaya karşı çıkan üçüncü kişi ise, İbn Ubey’i Peyga ber (s.a.v.)’e nazik davranması için uyaran Abdullah İbn Revaha (r.a.) idi.

“Kimsiniz ?” diye sordu Kureyşliler. Adamlar cevap verince Utbe : ” Siz soylusunuz ve bizim dengimizsiniz. Fakat bizim sizinle işimiz yok. Bizim meydan okuyuşumuz sadece kendi kabilemizden olanlara” dedi. Daha sonra Kureyş’in habercisi şöyle bağırdı: “Ey Muhammed, bizim karşımıza kendi kabilemizden uygun adamlar çıkar.” Peygamber (s.a.v.) böyle bir şeye niyetlenmemişti, fakat Ensar’ın aceleciliği bu duruma sebep olmuştu. Bu nedenle Peygamber (s.a.v.) en fazla kendi ailesinin bu savaşa sebep olduğunu düşünerek ailesinden üç kişiyi çağırdı. Meydan okuyanlardan ikisi orta yaş- lı, biri gençti. Peygamber (s.a.v.) “Kalk ey Ubeyde! Kalk ey Ali! Kalk ey Hamza!” dedi. Ubeyde ordudaki en yaşlı ve en deneyimli adamdı; o da Abdu’l-Muttalib’in torunu oluyordu. Ubeyde Utbe ile, Hamza Şeybe ile, Ali de Velid ile karşılaştı. Çarpışmalar uzun sürmedi: Kısa bir süre sonra Şeybe ve Velid yerde ölmüş bir halde yatıyorlardı. Hamza ve Ali (r.a.) ise yaralanmamışlardı bile. Fakat Ubeyde tam Utbe’yi yere düşürmüşken bacağına bir kılıç darbesi yedi. Bu üçlü bir mücadeleydi; üçe karşı üç. Bu nedenle Hamza ve Ali kılıçlarını Utbe’ye çevirdiler ve Hamza’nın kılıç darbesiyle Utbe öldü. Daha sonra yaralı kuzenlerini geriye taşıdılar. Ubeyde (r.a.) çok kan kaybetmişti, kopan bacağının yarasından hâlâ kan fışkırıyordu. Fakat onun sadece bir tek düşüncesi vardı: “Ben bir şehit değil miyim, ey Allah’ın Rasulü?” dedi. Peygamber (s.a.v.) ona yaklaştı ve: “Elbette şehitsin” cevabını verdi.

İki düşman arasındaki durgunluk Kureyş’in attığı bir okla bozuldu. Ok Ömer’in azatlılarından birine isabet etti, adam ağır yaralı bir şekilde yere yuvarlandı. İkinci ok da, sarnıcın başında su içmekte olan Hazreç’li genç Harise’nin boynuna saplandı. Peygamber (s.a.v.) adamlarına moral vererek şöyle dedi: “Muhammed (s.a.v.)’in nefsini kudret elinde tutana yemin olsun ki, bugün mükafat umarak çarpışan ve öldürülen, geriye dönmeyip hep ilerleyen kim varsa, Allah onları Cennete koyarak mükâfatlandıracak” Onun söylediklerini duyanlar, uzakta olup da duyamayanlara ulaştırdılar. Hazreç kabilesinin Selime kolundan olan Umeyr (r.a.) elindeki bir avuç dolusu hurmayı yiyordu. ” Allah! Allah! ” diye bağırdı, “Benimle cennet arasında şu adamların beni öldürmesinden başka bir şey kalmadı mı?” Hemen elindeki hurmaları fırlattı ve emre hazır bir şekilde elini kılıcının üstüne koydu.

Avf (r.a.), Peygamber (s.a.v.)’in yanında ayakta duruyordu ve kendisi ilk kabul eden olduğu halde birebir çarpışmada kendisinin kabul edilmemesi onu hayal kırıklığına uğratmıştı: “Ey Allah’ın Rasülü, Allah’ın kuluyla alay ettirmesinin sebebi neydi?” Peygamber hemen şu cevabı verdi: ” Sen zırhsız bir şekilde düşmanların ortasına dalacaksın.” Bunun üzerine Avf, hemen giydiği zırhı üzerinden çıkardı. O sırada Peygamber (s.a.v.) yerden bir avuç çakıltaşı aldı, Kureyş’e doğru “O yüzler harap olsun!” diyerek fırlattı. Bunun onlara felaket getireceğinin farkındaydı. Daha sonra saldırı emri verdi. Onlara söylediği savaş çağrısı, “Yâ Mansûr Emit!” sözleri ağızdan ağıza dolaşıyordu. Zırhsız olan Avf ve Umeyr ilk çarpışanlar arasmdaydılar ve öldürülene kadar mücadele ettiler. Müslümanlardan ölenlerin sayısı, onların ölümü, Ubeyde ve Kureyş oklarıyla ölen iki kişi ile beraber toplam beşi buluyordu. Müslümanlardan o gün dokuz kişi daha ölecekti. Bu dokuz kişinin arasında Peygamber (s.a.v.)’in çok genç olduğu için geri göndermek istediği Sa’d’m kardeşi Umeyr (r.a.) de vardı.

“Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü” (EnfaV.l 7).

Bu sözler, hemen savaştan sonra indirilen ayetin bir bölümüydü. Fırlatılan çakıl taşları ilahi yardımın tek örneği değildi. Kureyş’in karşı koyma gücünün en çetin olduğu bir anda mü’minlerden birinin kılıcı kırıldı. Cahş ailesinin akrabalarından, Ukkaşe adındaki bu adamın ilk düşüncesi gidip Peygamber (s.a.v.)’den başka bir silah istemek oldu. Peygamber (s.a.v.) ağaçtan bir sopayı ona uzatarak “Ukkaşe, bununla dövüş” dedi. Ukkaşe sopayı aldı, düşmana karşı salladığında sopa uzun, keskin bir kılıç haline geldi. Ukkaşe, Bedir’de ve diğer savaşlarda bu kılıçla savaştı. Kılıca ilahî yardım anlamına gelen “el-Avn” adını verdiler.

Mü’minler, savaşırlarken yalnız değildiler. Çünkü Allah, Peygamber (s.a.v.)’e yardım vadetmişti: “Şüphesiz ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim” (Enfal:9).

Allah, meleklere de şu mesajı vermişti:

“Rabbin meleklere vahyetmişti ki: “Şüphesiz ben sizinleyim; iman edenlere sağlamlık (güç ve metanet) katın, küfre sapanların kalblerine amansız bir korku salacağım. Öyleyse (ey müslümanlar),vurun boyunlarının üstüne, vurun onların bütün parmaklarına.” (Enfal:12)

Meleklerin inananlara yardımcı, kafirlere ise korku verici olarak varolduğunu oradaki herkes hissediyordu. Fakat çok azı onları görüp, algılayabildi. Komşu Arap kabilelerinden iki adam, savaştan sonraki ganimetlerden çalmayı ümit ederek bir tepede savaşın bitmesini bekliyorlardı. Üstlerinden bir bulut geçti, at kişnemeleriyle dolu bir bulut. Adamlardan biri o anda düşüp öldü. Yanındaki adam daha sonra şöyle dedi: “Korkudan kalbi çatlamıştı.”

Sonunda Kureyşliler kaçmaya başladılar. Ebu Cehil kaçmaya çalışırken Avf’ın kardeşi Muaz onu yere düşürdü. Ebu Cehil’in oğlu İkrime de Muaz’a hücum etti ve onu omuzundan yaraladı. Muaz sağlam koluyla savaşa devam etti, diğer kolu yanında sadece derisiyle bedenine bağlı bir şekilde sallanıyordu. Çok acımaya başlayınca Muaz eğildi, kesik elini ayağının altına koyarak kendini yukarı doğru çekti, yaralı kolu koptu. Muaz düşmanını takibe devam etti. Ebu Cehil hâlâ yaşıyordu. Fakat Avf’ın diğer kardeşi Muavviz onu yerde yatarken fark etti ve kılıcıyla öldürdü. Daha sonra o da Avf gibi ilerledi ve öldürülene dek savaştı.

Kureyş’lilerin çoğu kaçmıştı. Elli kadar Kureyş’li ya savaş sırasında ya da kaçarken yakalanıp öldürülmüş veya ağır yaralanmıştı. Peygamber (s.a.v.) arkadaşlarına şöyle seslendi: “Haşimoğulları’mn ve diğerlerinin bizimle dövüşmek istemeden zorla buraya getirildiklerini biliyorum. ” Ve eğer yakalanmışlarsa, öldürülmemeleri gereken birkaç isim saydı. Fakat ordunun çoğu zaten, esirlerini öldürmek yerine fidye almayı tercih etmişti.

Müslümanlardan sayıca fazla olduğu için Kureyş’lilerin geri dönüp tekrar savaşma ihtimalleri vardı. Bu yüzden Peygamber (s.a.v.)’i Ebu Bekir (r.a.)’le birlikte gölgeliğine çekilmeğe razı ettiler, Ensar’dan bazıları da gözcülüğe başladılar. Sa’d lbn Muaz gölgeliğin önünde kılıcı havada bekliyordu. Arkadaşlarının esirlerle birlikte kendisine doğru geldiklerini görünce, yüzünde bunu tasdik etmez bir ifade belirdi. Bu ifadeyi fark eden Peygamber (s.a.v.) : “Ey Sa’d, onların yaptıklarına galiba nefretle bakıyorsun” dedi. Sa’d bunun doğru olduğunu söyledi ve şunlan ekledi : “Bu, Allah’ın putperestlere gösterdiği ilk yenilgi, bu adamları diri görmektense öldürülmelerini tercih ederdim.” Ömer (r.a.) de Sa’d (r.a.) ile aynı fikirdeydi. Fakat Ebu Bekir, esirlerin er geç müslüman olabilme ihtimalleri olduğu için, serbest bırakılması taraftarıydı. Peygamber (s.a.v.) de onun görüşüne katılıyordu. Günün geç saatlerinde Ömer, gölgeliğe girdiğinde Peygamber (s.a.v.) ve Ebu Bekir’i yeni gelen vahyin etkisiyle titrer bir durumda buldu. Gelen vahiy şöyleydi :

“Hiçbir Peygambere, yeryüzünde (küfredenlere karşı) kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz- Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfal: 67).

Daha sonra gelen vahiy, esirlerin öldürülmemesi fikrinin Allah tarafından desteklendiğini belirtiyordu. Peygamber (s.a.v.)’e esirlerle ilgili bir mesaj da vardı :

“Ey Peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki: “Eğer Allah, sizin kalblerinizde bir hayır bilirse (görürse) size sizden almandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, esirgeyendir” (Enfal: 70).

Bununla birlikte yaşamasına izin verilemeyecek bir adam vardı: Ebu Cehil. Genelde herkes onun öldürüldüğü kanaatindeydi. Peygamber (s.a.v.) cesedinin aranması için emirler verdi. Abdullah lbn Mes’ud (r.a.), İslâm’a diğer Mekke’lilerin hepsinden daha fazla nefret gösteren bu adamın cesedini bulmak için bir kez daha savaş alanına gitti. Ebu Cehil, önünde ayakta duran düşmanını fark edebilecek kadar yaşadı. Abdullah, Kâ’be’nin önünde ilk defa sesli olarak Kur’an okuyan adamdı. Ebu Cehil, onu koruyan kimsesi olmadığı, annesi Zühre’nin bir müttefiki olan bir köle olduğu için Kâ’be’nin önünde kılıçla yüzünden yaralamıştı. Abdullah ayağını Ebu Cehil’in boynuna koydu. Ebu Cehil : “Küçük çoban, yeteri kadar yükseldin demek ” dedi. Daha sonra, savaşı hangi tarafın kazandığını sordu. Abdullah : “Allah ve Rasulü kazandı ” dedi. Sonra başını kesip Peygamber (s.a.v.)’e götürdü.

Ebu Cehil, savaş bittikten sonra öldürülen tek Kureyşli lider değildi. Abdurrahman lbn Avf, ganimet olarak aldığı zırhı taşırken, bineğini kaybet- tiği için kaçamayan şişman Umeyye’ye rastladı. Yanında elinden tuttuğu oğ- lu Ali de vardı. Ümeyye bir zamanlar arkadaşı olan bu adama : “Beni esir olarak al, çünkü ben birden fazla zırha değerim ” dedi. Abdurrahman bu teklifi kabul etti ve elindeki zırhı bırakarak onu ve oğlunu elinden tutup götürmeye başladı. Fakat o, esirlerini kampa doğru götürürken Bilal (r.a.) eski sahibi ve ona işkence eden adamı fark etti. “Ümeyye ! Küfrün başı ! O yaşadıkça ben nasıl yaşarım?” diye bağırdı. Abdurrahman onların kendi esirleri olduğunu hatırlattı. Fakat Bilal yine bağırmaya devam etti: “O yaşadıkça ben nasıl yaşarım!” Sinirlenen Abdurrahman : “Beni duymuyor musun ey kara kadının oğlu?” diye bağırdı. Bunun üzerine Bilal, müezzin olmasını sağlayan gür sesinin tüm gücüyle bağırdı : “Ey Allah’ın yardımcıları, küfrün başı Umeyye! O yaşadıkça ben nasıl yaşarım?” Her taraftan adamlar koşuştu ve Abdurrahman’la iki esirin çevresini kuşattılar. Daha sonra bir kılıç çekildi ve Ali yere düştü, fakat ölmedi. Abdurrahman Umeyye’nin elini bıraktı ve “Kendin kaçabilirsen kaç, çünkü ben senin için hiçbir şey yapamam” dedi. Etrafını saran adamlar her iki esiri de öldürdüler. Abdurrahman daha sonraki yıllarda şöyle derdi : “Allah Bilal’e merhamet etsin! Zırhlarımı kaybettim. Bilal de beni iki esirimden etti. Peygamber (s.a.v.) savaşta öldürülen tüm müşriklerin cesetlerinin bir kuyuya toplanmasını emretti. Utbe’nin cesedi taşınıp kuyuya atılırken oğlu Ebu Huzeyfe (r.a.)’nin yüzü sarardı ve üzüntüyle doldu. Peygamber (s.a.v.) bunu hissetti ve ona teselli dolu bir bakışla baktı. Ebu Huzeyfe şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasülü, babamla ilgili emrine ve oraya atılmasına karşı çıkmıyorum. Fakat onu akıllı, hikmet sahibi ve düşünceli bir adam bilirdim. Bu niteliklerin onu İslâm’a getirmesini ümit ediyordum. Fakat onun küfürde inatlaştığını ve o halde öldüğünü görünce üzüldüm”. Sonra Peygamber (s.a.v.), Ebu Huzeyfe (r.a.) için hayır dualar etti.

Kamptaki barış ve sessizlik sinirli birtakım seslerle bozuldu. Geride Peygamber (s.a.v.)’i korumak için kalanlar da ganimetten pay istiyorlardı. Düşmanı kovalayıp esir alanlar ve ganimetleri kendi ellerinde toplayanlar ise bunları vermek istemiyorlardı. Peygamber (s.a.v.)’in bu karışıklığı düzeltip eşit bir dağıtım yapmasına fırsat kalmadan bu konuda bir vahiy geldi.

“Sana savaş ganimetlerini sorarlar. De ki: Ganimetler Allahm ve Rasulündür.” (En/al :1)

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) ganimetlerin ve esirlerin artık özel mülkiyette olmadığını söyledi ve hepsinin yanına getirilmesini istedi. Hiç karşı çıkılmaksızın düzen hemen sağlandı.

En önemli esirlerden biri, Sevde’nin kuzeni ve ilk kocasının kardeşi olan, Amir kabilesinin şefi Süheyl idi. Peygamber (s.a.v.)’e daha yakın bağlarla bağlı olan esirler arasında amcası Abbas, damadı, yani kızı Zeyneb’in kocası Ebu’l-As, ve kuzenleri Nevfel ile Akil de vardı. Peygamber (s.a.v.) esirlere iyi davranılmasıyla ilgili genel bir emir vermişti. Fakat esirlerin bağlanması da gerekliydi, bu yüzden esirlerin bağlanmasına izin verdi. Fakat Peygamber (s.a.v.) o gece, amcasının böyle bir konumda olduğunu düşünerek uyuyamadı. Ve bağlarının gevşetilmesi için emir verdi. Diğer esirler, ak- rabalarından daha az ilgi gördüler. Mus’ab (r.a.), Ensardan biri tarafından esir alınan kardeşi Ebu Aziz’e rastladı. Mus’ab esir alana: “Onu sıkı tut, çünkü annesi çok zengindir, sana yüklü bir miktar fidye verebilir” dedi. Ebu Aziz : “Ey kardeşim, beni başkalarına mı emanet ediyorsun?” deyince Mus’ab : “Şimdi senin yerine benim kardeşim o” cevabını verdi. Bununla birlikte Ebu Aziz daha sonraki yıllarda, kendisini Medine’ye götüren ve daha sonra annesinin verdiği 4.000 dirhem fidye karşılığı serbest bırakan Ensar’dan gördüğü iyi muameleyi anlatırdı.

Hâlâ sayıca çok fazla olan sekiz yüz kişilik Mekke ordusunun geri dönüp saldırmayacak kadar uzaklaştığı kesinleşince Peygamber (s.a.v) Abdullah lbn Revaha (r.a.)’yı zafer haberini vermek üçere “Yukarı Medine’ye, Zeyd’i de Aşağı Medine’ye gönderdi. Kendisi orduyla birlikte; Bedir’de kaldı. O gece, kafirlerin cesedlerinin atıldığı kuyunun başında dördü ve : “Ey kuyudakiler, ey Peygamber’in akrabaları, ona çok kötü bir akrabalık gösterdiniz. Beni başkaları kabul ederken, siz bana yalancı dediniz. Başkaları zafer kazanmamda bana yardım ederken, siz bana karşı savaş açtınız. Siz, Rabbinizin size verdiği sözün hak olduğunu gördünüz mü? Ben, “Rabbimin bana verdiği sözün gerçekleştiğini ve hak olduğunu gördüm” dedi. Ashabdan bazıları onun ölülerle konuştuğunu duydular ve endişe ettiler. Peygamber (s.a.v.) onlara : “Siz benim sözlerimi onlardan daha iyi duyamazsınız. Onların sizden tek farkı bana cevap verememeleri” dedi. ‘

Ertesi sabah erkenden ordu ve esirlerle birlikte yola çıkıldı. Esirlerin en değerlileri, yani aileleri 4000 dirhem fidye ödeyebilecek olanlardan ikisi Abdu’d-Dar’dan Nadr ile Abdu Şems’ten Ukbe idi. Fakat bu iki adam İslâm’ın en azılı düşmanlarıydı ve eğer serbest bırakılırlarsa hemen eski kötü faaliyetlerine başlayacaklardı. Çünkü bu akılsızları, Bedir’de sayıca az olan müslümanların zafer kazanması bile düşünceye sevketmezdi. Peygamber (s.a.v.)’in gözü sürekli onların üstündeydi; fakat iki adamın da kalbinde bir değişiklik görünmüyordu. Yolculuk sırasında onların yaşamasının Allah’ın iradesine aykırı olduğu düşüncesi Peygamber’de belirdi. Konakladıkları bir yerde, Nadr’ın öldürülmesini emretti. Onun başını Hz. Ali kesti. Bir diğer konak yerinde de Ukbe, Evs’li bir adamın elinden aynı akıbete uğradı. Pey- gamber (s.a.v.) Medine’ye yayan üç gün uzaktaki bir konak yerinde geri kalan esir ve ganimetleri paylaştırdı. Savaşta rol alan her adama eşit bir pay verdi.

O zamana kadar Zeyd ve Abdullah İbn Revaha (r.a.) Medine’ye varmış- tı ve yahudilerle münafıklar hariç herkes bayram sevinci yaşıyordu. Fakat Zeyd getirdiği iyi haberlerin yanı sıra, kötü haberler de almıştı: Rukiyye ölmüştü. Osman ve Üsame onu gömmüşler ve henüz yeni dönüyorlardı. Zeyd, Afra’ya, iki oğlunun da -Avf ve Muavviz- öldürüldüğü haberini verince, şehrin o bölgesindeki üzüntü daha da fazlalaştı. Şevde, iki evdeki matemi de teselli etmek için kendi eviyle Afra’nın evi arasında mekik dokuyordu. Afra için üzüntünün yanında sevinç de vardı; çünkü oğulları kahramanca çarpışmışlar ve şereflice ölmüşlerdi. Zeyd, Rubayyi’ye de sarnıçta su içerken boynundan okla vurulan oğlu Harise İbn Suraka’nın ölüm haberini vermek zorundaydı. Birkaç gün sonra Peygamber (s.a.v.) Medine’ye gelir-gelmez, Rubayyi hemen ona gitti ve oğlunu sordu. Çünkü oğlu savaş başlamadan, İslâm için bir ok bile atmaya fırsat bulamadan öldürülmüştü. “Ey Allahın Rasulü,” dedi Rubayyi, “Bana Harise’nin Cennet’te olduğunu söylemeyecek misin? Eğer Cennet’te olduğunu söylersen bu kaybı sabırla karşılayayım, eğer Cennet’te değilse ağlayarak ona yas tutayım.” Peygamber (s.a.v.) bu tür sorulara her zaman genel cevaplar verirdi. O çoğu kez : “Ameller niyetlere göredir” deyip, amacını yerine getirmese bile bir mü’minin, Allah için niyet ederse mükafatını alacağını belirtmiştir. Fakat bu kez kadına özel bir cevap verdi : ” Ey Harise’nin annesi, cennette birçok bahçeler vardır. Senin oğlun ise onların en yükseğinde, Firdevs’tedir.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.