AnaSayfa / Hz. Muhammed / Apaçık Bir Zafer [66] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Apaçık Bir Zafer [66] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Yazının Tamamını Dinle:

Osman (r.) Mekke’de iken Peygamber (s.a.v.)’e va­hiy aldığı zamanlara benzer bir hal geldi. Sahabeden bi­rine emirler verdi, bunun üzerine Sahabe kampın tümünü şunları söyleyerek dolaştı: «Ruh, Allah’ın Rasulüne geldi ve bağlılık yemini almayı emretti. Allah adına biat etmek için. gidin» O sırada Peygamber (s.a.v.) bahar nedeniyle yapraklan yeşermiş olan bir akasya ağacının altında yeri­ni aldı. Ashab teker teker gelip ona biat etti. Peygambere (s.a.v.) ilk ulaşan kişi, Cahş ailesiyle aynı kabileden olan yani Beni Esed Ibn Huzeyme’Ii Sinan oldu .Kampta yapılan çağrı ne üzerine biat edileceği konusunda bir bil­gi vermiyordu. Bu nedenle Sinan: «Sana, senin nefsinde olan şey üzerine biat ediyorum» dedi. Diğerleri de aynı şe­kilde biat ettiler. Daha sonra Peygamber (s.a.v.): «Osman’­ın yerine ben biat edeceğim» dedi ve sol elini damadının eli gibi kabul edip, sağ eli üstüne koyarak biat etti. Ora­da bulunanlardan sadece bir kişi çağrıya cevap vermedi. Bu da devesinin arkasına saklanan fakat, gözden kaçma­yan, münafıklardan Cedd îbn Kays idi.

Kureyşliler Süheyl’i bir anlaşma imzalamak üzere gön­derdiler. Onunla birlikte aynı kabileden, olan Nikraz ve Huveytib de geldiler. Peygamber (s.a.v.) le tartıştılar. Sa­habe dışarıdan onların seslerinin yükselip alçalmasını din­leyerek, anlaşıp anlaşmadıklarını anlamaya çalışıyordu. Sonunda bir anlaşmaya vardılar. O zaman Peygamber (s. a.v.) Ali’ye «Bismillah er-Rahman er-Rahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)» diye başlayarak anlaşma met­nini yazmasını söyledi. Fakat Süheyl karşı çıktı ve «Rah-man’ın ne olduğunu ben bilmiyorum; eğer yazacaksan Bismik Allahümme (Allahım, senin adınla) yaz» dedi. Sa­habeden bazıları: «Allah’a andolsun Bismillah er-Rahman er-Rahim’den başka birşey yazmayız» diye bağırdı. Fakat Peygamber (s.a.v.) onları duymazdan geldi ve: «Bismik Allahümme» yaz dedi Sonra yazdırmaya devam ederek: «Bunlar Allah’ın Rasulü Muhammed ile Amr’m oğlu Sü­heyl arasında imzalanan anlaşma maddeleridir» dedi. Fa­kat Süheyl yine karşı çıktı. «Eğer senin Allah’ın Rasulü olduğunu kabul etseydik, senin Kâ’be’ye girmeni engelle­mezdik ve seninle savaşmazdık. Bu nedenle Abdullah’ın oğlu Muhammed yaz» dedi. Ali (r.) «Allah’ın Rasulü* iba­resini henüz yazmıştı. Peygamber (s.a.v. ondan bu keli­meleri silmesini istedi. Fakat Ali (r.) bunu yapamayaca­ğım söyledi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) ona, ken­di parmaklarını bu kelimeler üstüne koymasını söyledi ve bu kelimeleri kendi eliyle sildi. Daha sonra onların ye­rine «Abdullah’ın oğlu» sözünü yazdırdı.

Metin şöyle devam ediyordu: «Onlar on yıl boyunca sa­vaş yükünü kaldırdılar. Bu süre içinde insanlar güvenlikte olacak ve birbirlerine saldırmayacaklar. Şu şartla ki, veli­sinin izni olmadan Kureyş’ten Muhammed (s.a.v.)’e gelen kişiyi, Muhamed (s.a.v.) geri gönderecek; fakat Muham­med (s.a.v.)’le birlikte olanlardan biri Kureyş’e sığınırsa o geri gönderilmeyecek. İhanet ve kaçamak yapılmayacak Kim Muhammed’tn tarafına geçmek isterse geçebilir, kim de Kureyş’in tarafına geçmek isterse geçebilir.» O sırada kampta hacıları ziyaret etmek için gelmiş olan Huzaa’lı birkaç lider vardı. Bekr kabilerinin bir iki temsilcisi de Süheyl ile gelmişlerdi. Anlaşma metnine bu cümleler yazdı­rılınca Huzaa’lılar ayağa kalkıp: «Anlaşmasında biz Mu­hamed (s.a.v.).le birlikteyiz» dediler. Bunun üzerine Bekr’in adamları: «Biz de anlaşma ve taraflarında Kureyş ile beraberiz». Hemen sonra bu anlaşmayı iki kabilenin de reisleri imzaladı. Anlaşma şu cümlelerle bitiyordu: «Sen, Muhanımed, bu yıl bizden ayrılacaksın ve bizim varolma­mıza rağmen Mekke’ye girmeyeceksin. Fakat gelecek yıl biz Mekke’den çıkacağız ve sen arkadaşlarınla gireceksin. Orada üç gün kalacaksınız, yolcu silahlarından başka si­lah taşımayacaksınız ve kılıçlarınız kınında olacak.»

Peygamber (s.a.v.)’in vahye yakın bir rüya görüp ar­kadaşlarından biat alması, arkadaşlarını bu seferin başa­rılı olduğu düşüncesine götürdü. Fakat anlaşma maddeleri­ni duyduklarında ve haram bölgeye bu kadar yaklaştık­tan sonra bir şey elde edemeden geri döneceklerinin far­kına vardıklarında, buna dayanamayacaklarını hissettiler. Ama daha da kötüsü geliyordu: onlar ölüm sessizliği için­de otururken zincir sesleri duyuldu ve kampa ayakları zin­cirli genç bir adam girdi. Bu Süheyl’in küçük oğullarından biri olan Ebu Cendel idi. Babası onu Müslüman olduğu ve Medine’ye kaçmasından korktuğu için hapsetmişti. Ebu Cendel’in ağabeyi Abdullah hacılar arasındaydı ve kar­deşini karşılamak üzereydi. Fakat o sırada Süheyl mahpu­sun boynuna takılı- olan zinciri tuttu ve sertçe suratına vurdu. Daha sonra Peygamber (s.a.v.)’e döndü ve: «Bu adam gelmeden önce anlaşma imzalanmıştı» dedi. Pey­gamber (s.a.v.): «Evet, doğru» dedi. Süheyl: «O halde onu bize iade et» dedi. O sırada Ebu Cendel sesinin çıktığı ka­dar: «Ey Müslümanlar,» diye bağırdı, «bana dinimden ötü­rü işkence yapacak olan putperestlere mi döndürülmeli-yim?» Peygamber (s.a.v.) Süheyl’i kenara çekti ve onu serbest bırakmasını rica etti. Fakat Süheyl bu öneriyi ka­bul etmedi. Yanındaki elçiler, Mikraz ve Huveytib, o zama­na kadar sessiz kalmışlardı. Fakat bu meselenin anlaşma­ya kötü bir başlangıç olacağını sezdiklerinden, olaya mü­dahale ettiler. -Ey Muhamed, senin yerine onun koruma­sını üzerimize alıyoruz» dediler. Bu, Ebu Cendel’in babasından. ayrılıp onların yanında yaşayabileceği anlamına geliyordu. Mikraz ve Huveytib sözlerinde durarak Ebu Cendel (rj’i yanlarına aldılar. Peygamber (s.a.v.). «Sabırlı ol, Ebu Cendel, Allah muhakkak sana ve seninle birlikte olanlara bir yol ve kurtuluş gösterecektir. Biz bu insan­larla bir anlaşma imzaladık ve onlara söz verdik. Onlar da bize söz verdiler. Şimdi sözümüzden dönemeyiz» dedi.

îş bu noktaya gelince Ömer,  kendisini tutamadı. Ayağa kalkarak Peygamber (s.a.v.) ‘e gitti ve: «Sen Allah in Peygamberi değil misin?» dedi. Peygamber (s.a.v.) «Evet» dedi. Ömer: «O halde neden dinimizin şerefini bu kadar düşürüyoruz?» dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) «Ben Allah’ın Rasulüyüm ve ona karşı gelemem. O bana zafer verecek» dedi. Ömer: «Fakat sen bize Kâ’be’ye gidip onu tavaf edeceğimizi söylememiş miydin?» diye ısrar et­ti, «Evet, Öyle» dedi Peygamber (s.a.v.) «Fakat ben size bu yıl gideceğimizi söylemiş miydim?» Ömer, böyle bir söz vermediğini söyledi. «Muhakkak Kâ’beye gideceksiniz» dedi. Peygamber (s.a.v.), «Ve onu tavaf edeceksiniz». Fa­kat Ömer (rJ, hâlâ inatçılıkta ısrar ediyordu. Duygulannı anlatmak üzere Ebu Bekir (r.)’e gitti. Ona da Peygamber (s.a.v.)’e sorduğu soruların aynılarını sordu. Fakat Ebu Bekir Peygamber (s.a.v.)’in cevaplarım duymamış olması­na rağmen her soruya aynı cevapları verdi. Ebu Bekir (r.) sonunda: «Git ve onun Özengisine yapış, çünkü o doğru söylüyor» dedi. Bu sözler, duygularını tamamen ortadan kaldırmamasına rağmen, Ömer’i etkiledi. Bu nedenle da­ha ileri gitmedi ve «Peygamber (s.a.v.) ona anlaşmayı im­zalamasını söylediğinde sessizce imzaladı. Peygamber (s.a.v.) Süheyl’in oğlu Abdullah’a da anlaşmayı imzalama­sını söyledi. Anlaşmada imzası olan diğer Müslümanlar Ali, Ebu Bekir, Abd er~Rahman Ibn Avf ve Mahmud îbn Mesleme idi.

Kampı kaplayan genel üzüntü biraz geçmiş gibiydi Fakat Süheyl ve yanındakiler Ebu Cendel (r.)’i de bera­berinde götürerek kampı terkettiklerinde adamların duy­guları tekrar kabardı. Peygamber (s.a.v J anlaşmayı imza

Sayanlarla birlikte biraz ötede oturuyordu. Onların yanın­dan ayrılıp hacıların çoğunlukta olduğu yere doğru iler­ledi. «Kalkın ve kurbanlarınızı kesin» dedi, «ve başlarını­zı tıraş edin». Hiç kimse yerinden kımıldamadı. Peygam­ber Cs.a.v.) sözlerini ikinci ve üçüncü defa tekrarladı, fa­kat oradakilerde hiçbir hareket yoktu. Şaşkın bir halde ona bakıyorlardı. Bunu ona karşı geldikleri için yapmı­yorlardı. Fakat olaylar beklentilerinin tersine geliştiği ve şimdi de normalde doğru olmayan bir şey kendilerine emredildiği için çok şaşırmışlardı. Çünkü İbrahim’in gelene ğine göre kurbanlar haram bölgede kesilmeliydi. Aynı şey başı traş etmek için de geçerliydi. Yine de bu itaatsizlik Peygamber’i çok üzmüştü. Peygamber (s.a.v.) çadırına gir­di ve Ümmü Seleme’ye olanları anlattı. O: «Git ve hiçbir şey söylemeden kurbanını kes» dedi. Bunun üzerine Pey­gamber (s.a.v.) nişanladığı devesini kurban etti. Kurbanı kestiği sırada adamların duyabileceği bir sesle: «Bismillah, Allahu Ekber» dedi. Bu sözleri duyunca hacılar hep birden ayağa kalktılar ve kurbanlarını kesmede yarış ettiler. Em­re uymak için birbirlerini itiştiriyorlardı. «Peygamber Cs. a.v.) Hiras’ı Osman’dan önce Mekke’ye elçi olarak gön­derdiği Huza’a’ adam başını traş etmesi için çağırdı­ğında arkadaşları hemen birbirlerinin başını traş etmeye başladılar. Ümmü Seleme (r.) daha sonraki yıllarda, «o denli hızlı traş ediyorlardı ki birbirlerini yaralamaların­dan korktum» derdi. Fakat bazıları sadece saçlarının ucu­nu kestiler. Çünkü traş yerine bunun da geçerli olduğunu biliyorlardı. O sırada Peygamber (s.a.v.) Hiras’la birlikte çadıra girdi. Bu görevi yerine getirdikten sonra başı traş-h bir halde çadırın önüne çıktı ve «Allah başlarını traş edenlere merhamet etsin!» dedi. Bunun üzerine saçlarını kesenler: «Ey Allah’ın Rasulü, saçlarını kesenlere de!» diye karşı çıktılar. Fakat Peygamber (s.a.v.) yine İlk söylediği­ni tekrarladı. Bunu protesto eden sesler yükseldi. Bir kez daha aynı şeyi tekrarlayıp, protesto sesleri yükseldikten sonra: «Ve saçlarım kesenlere de!» dedi. Daha sonraları ne­den sadece başlarını tıraş edenler için dua ettiği sorulduğunda: «Çünkü onlar hiç şüphe etmediler» cevabını verdi.

Peygamber s.a.v çadırına dönüp yerden kesilmiş siyah saçlarını aldı ve yakındaki bir mimoza ağacına doğ­ru fırlattı. Bunun üzerine adamlar, saçlardan biraz alabil­mek için ağacın etrafına üşüştüler. Nuseybe Cr.) de erkeklerden geri kalmadı ve ağacın yanına yaklaşıp bir İki per­çem aldı. Bu saçları öldüğü güne kadar kıymetli bir hazi­ne gibi sakladı.

Kampın zemini traş olan hacıların saçlarıyla kaplan­mıştı. Fakat kampta birden bire bir rüzgâr çıktı ve saçları kaldırıp Mekke’ye doğru uçurdu. Bunu, Allah’ın hac iba­detlerini kabul ettiğine bir işaret sayan hacılar çok sevin­diler, işte o zaman Peygamber (s.a.v.î’in neden kurbanla­rım kesmelerini söylediğini anladılar.

Medine’ye doğru yola çıktıklarında Ömer(r.)’in vicda­nı kendini rahatsız etmeye başlamıştı. Peygamber’le ko­nuşmak isteyerek ona doğru yaklaştığında Peygamber (s a.v.)’in yüzündeki uzak ve soğuk ifadeyi gördüğünde sıkın­tısı daha da arttı. Ömer fr.) ileriye doğru hızla atını süre­rek «Ey Ömer, bırak da annen senin için matem tutsun» dedi. Daha sonraları Peygamber (s.a.vJ’e karşı çıktığı için kendisi hakkında bir vahiy inmesinden korktuğunu anlatırdı. Arkasından bir atlının yaklaşıp, kendisini Pey-gamber’in çağırdığını söyleyince korkusu daha da arttı. Fakat Peygamber’in yüzündeki sevinçli ifadeyi görür gör­mez korkulan kayboldu. Peygamber (s.a.v.) «Bana güne­şin altındaki herşeyden daha değerli olan bir sûre nazil oldu» dedi.

Yeni gelen vahiy, henüz dönmekte oldukları bu seferin bir zafer olduğu konusundaki şüpheleri dağıtıyordu. Çünkü sûre:

«Hiç şüphesiz, biz sana apaçtk bir fetih olarak (zafer yolunu tıkayan bütün engelleri ve kapılan) fethettik» (Fetih:7).

Kelimeleriyle başlıyordu. Vahiy aynı zamanda ağacın altında Peygamber (s.a.v.)’e yapılan biattan da bahsedi­yordu:

«Andolsun, Allah, sana o ağacın altında biat ederlerken mü­minlerden razı olmuştur. Kalbterinde olanı bilmiş ve böylece üzer­lerine ‘güven duygusu ve huzur’ indirmiştir ve onlara yakın bir fet­hi sevap (karşılığı) olarak vermiştir»» (Fetih) 18).

Bu biati edenlere Allah’ın Rızası, yani Rıdvan vadediliyordu. Bu nedenle bu sözleşmeye «biat ür-rıdvan» deni­lir. Başka âyette de güven duygusu ve huzurun yani Seki-ne’nin indirilişinden bahsediliyordu:

«Mü’minlerin kalblerİne, imanlarına iman katıp-arttırsınlar di­ye, ‘güven duygusu ve huzur» indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır, Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Bütün bunlar) mümin erkekleri ve mü’min kadınları, içinde ebedi kabalar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokması ve onların kötülüklerini örtüp, bağışlaması içindir. İşte bu. Allah katında büyük kurtuluş ve mutluluktur» (Fetih: 45).

Seferi durduran Peygamber (s.a.v.)’in rüyasına da Kur’an’da şöyle değiniliyordu:

«Andolsun, Allah Rasulü’nûn gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah diterse, mutlaka siz, Mescîd-i Harama, gü­ven içinde, saçlarınızı traş ettirmiş (kiminiz de) kısaltmış olarak (ve) korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece de bundan önce size yakın bir fetih (nasib) kıldı» (Fetih: 27).

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.