AnaSayfa / Hz. Muhammed / Anlaşmanın Bozulması [73] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Anlaşmanın Bozulması [73] – [Hz. Muhammed’in Hayatı]

Yazının Tamamını Dinle:

Anlaşmaya rağmen Bekr kabilesinden bir grup Huza’a kabilesi ile aralarında varolan kan davasını sürdürüyordu. Amr (r.a.)’ın Suriye’ye gitmesinden kısa bir süre sonra Bekr’in bir kolu bir gece Huza’a’ya baskın yaptı ve onlardan birini öldürdü. Meydana gelen çatışmada -çatışmanın bir bölümü haram bölgede yapılmıştı. Kureyş’liler müttefiklerine silah vererek yardım ettiler. Gece karanlığında bir veya iki Kureyşli de çatışmaya katıldı. Hu- za’a kabilesinin beni Ka’b kolu, derhal Medine’ye Peygamber’e (s.a.v) haber veren ve yardım isteyen bir grup heyet gönderdiler. Peygamber (s.a.v) onlara kendisine güvenebileceklerini söyledi ve ülkelerine geri gönderdi. Onlar gittikten sonra Aişe’ye gitti. Yüzünden çok sinirli olduğu anlaşılıyordu. Gusül etmek için bir miktar su istedi. Suyu üstüne dökerken Aişe (r.a.) O’nun: “Eğer Ka’b oğullarına yardım etmezsem, ben de yardım edilmeyeyim” dediğini duyuyordu.

O sırada Mekke’liler olayların muhtemel sonuçlarını düşünerek tedirgin oldular. Bu nedenle, eğer gerekirse, Peygamber (s.a.v)’i yatıştırmak üzere Ebu Süfyan’ı gönderdiler. Ebu Süfyan yolda geri dönen Huza’alı elçilere rastladı ve çok geç kalmış olmaktan korktu. Peygamber (s.a.v)’in düşünceli halini görünce korkusu daha da arttı. “Ey Muhammed’ dedi, “Hudeybiye antlaşmasında ben yoktum. Müsaade et de şimdi bu antlaşmayı güçlendirelim ve uzatalım.” Peygamber (s.a.v) onun ricasını şu soruyla cevapladı: “Sizin tarafınızdan hiç onu bozan oldu mu?” Ebu Süfyan tedirgin bir şekilde: “Allah korusun!” dedi. Peygamber (s.a.v): “Biz de aynı şekilde Hudeybiye’de yaptığımız anlaşmaya aynı süre için uyuyoruz. Onu değiştirmeyeceğiz. Onun yerine başka bir anlaşmayı da kabul etmeyeceğiz” dedi. Daha fazla söyleyecek bir şeyi olmadığı anlaşılıyordu. Bu nedenle Ebu Süfyan kendisine yardım etmesi ümidiyle kızı Ümmü Habibe’ye gitti. Onbeş yıldan beri görüşmüyorlardı. Odada oturulacak en iyi yer Peygamber (s.a.v)’in kilimiydi. Ebu Süfyan orada oturmaya niyetlendiğinde kızı kilimi hemen onun altından çekti. Babası: “Küçük kızım” dedi. “Bu kilim mi benden daha değerli, yoksa ben mi bu kilime oturmayacak kadar değerliyim?” Kızı: “Bu Peygamber (s.a.v)’in kilimi, sen ise putperestsin ve temiz değilsin” dedi. Daha sonra şunları ekledi: “Babacığım sen Kureyş’in büyüğüsün ve onların liderisin. Nasıl oldu da İslâm’a girmedin ve nasıl oldu da, ne gören ne de duyan taşlara tapıyorsun?” Ebu Süfyan: “Allah Allah!” dedi. “Muhammed’in dinine uymak için atalarımın yaptığı şeylerden mi vazgeçeceğim?” Kızından hiçbir yardım göremeyeceğini anlayan Ebu Süfyan, anlaşmayı yenilemek için aracı olmalarını istediği Ebu Bekir (r.a.) ve diğer Sahabilere git- ti. Çünkü Peygamber açıkça söylemediği halde o, bir önceki çatışma nedeniyle anlaşmanın bozulduğundan artık emindi. Fakat bu aynı zamanda anlaşmanın tekrar yenilenmesine sebep teşkil edebilirdi. Yani eğer nüfuzlu bir adam iki grup arasında teker teker genel bir himaye açıklaması yaparsa kan dökülmesine engel olunabilirdi. Ebu Süfyan bu seçeneği Ebu Bekir’e önerdi. Fakat o sadece: “Ben Allah’ın Resulü’nün verdiği himaye sınırları içinde himaye verebilirim” dedi.

Diğerleri de hemen hemen aynı cevabı verdiler. Ebu Süfyan son olarak iki kardeş olan Haşim ve Abdu Şems’in torunları oldukları için akrabalık bağlarına güvenerek Ali (r.a.)’nin evine gitti. Fakat Ali şu cevabı verdi: “Yazıklar olsun sana Ebu Süfyan! Allah’ın Resulü senin teklifini geri çevirmeye karar verdi. Hiç kimse onun aleyhinde olduğu bir konu hakkında O’ndan olumlu bir ricada bulunamaz.” Çünkü sahabiler Kur’an’da Peygamber’e de şöyle dendiğini biliyorlardı:

“İş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen Allah’a tevekkül et.” (Al- i İmran 159)

Onlar Peygamber’in bir şeye karar verdiğinde artık onu kararından vaz- geçirmenin imkansız olduğunu deneyimlerinden biliyorlardı. Ebu Süfyan şimdi de kucağında Hasan’la yerde oturan Fatıma (r.a.)’ya dönmüştü: “Ey Muhammed (s.a.v)’in kızı!” dedi. “Küçük oğluna, tek tek insanlar arasında himaye kurmasını emret ki, sonsuza dek Arapların başkanı olabilsin.” Fakat Fatıma (r.a.) çocukların himaye edemeyeceklerini söyledi. Ebu Süfyan tekrar Ali (r.a.)’ye döndü.Ve ne yapması gerektiği konusunda ondan yalvararak yardım istedi. “Başka çaresi yok” dedi Ali: “Sen kalkıp tek tek insanlar arasında himaye kurmalısın. Sen Kinane’nin başkanısın.” Ebu Süfyan:’ Bu bana bir şey kazandırır mı?’ diye sordu. ‘Vallahi zannetmem’ dedi. ‘ Fakat bence yapabileceğin başka bir şey yok’. Bunun üzerine Ebu Süfyan, Mescid’e gitti ve yüksek sesle: “Dinleyin, ben insanlara teker teker himaye veriyorum. Muhammed’in de beni onaylamaktan geri kalacağını zannetmiyorum” dedi. Daha sonra Peygamber (s.a.v)’e gitti ve: “Ey Muhammed (s.a.v) benim verdiğim himayeyi reddedeceğini zannetmiyorum” dedi. Fakat Peygamber (s.a.v) sadece şu cevabı verdi: “Ey Ebu Süfyan, bu senin düşüncen.”

Peygamber (s.a.v) sefer hazırlıklarına başlanmasını emretti. Ebu Bekir kendisinin de sefere hazırlanmasının gerekip gerekmediğini sordu. Peygamber (s.a.v) ona hazırlanması gerektiğini ve Kureyş’e karşı sefere çıktıklarını söyledi. Ebu Bekir (r.a.): “Anlaşma süresinin bitmesini beklememiz gerekmez mi?” dedi. Peygamber: “Onlar bize ihanet ettiler ve anlaşmayı bozdular” dedi. “Ben de onların üstüne yürüyeceğim. Fakat sana söylediğim şeyi bir sır olarak sakla. İsteyen Allah’ın Rasulünün Suriye için hazırlandığını zannetsin, isteyen Taif, isteyen de Havazin üzerine yürüyeceğimi düşünsün. Allah’ım, Kureyş’in bizi görmemesini ve yaptığımız hazırlıktan haber almamasını sağla. Böylece onları aniden ülkelerinde bastırabilelim.” Bu duasına cevap olarak Allah’tan Hâtib adındaki bir Muhacirin sırrı öğrendiğini ve uyarmak üzere Kureyş’e bir mektup gönderdiğini bildiren bir haber geldi. Hâtib mektubu Mekke’ye gitmekte olan Muzeyneli bir kadına vermişti. Kadın mektubu saçlarının arasına saklamıştı. Peygamber Zübeyr (r.a.) ve Ali (r.a.)’yi onun arkasından gönderdi. Ali (r.a.) ve Zübeyr (r.a.) mektubu kadının çantasında bulamayınca, onu üzerini aramakla tehdit ettiler. Bunun üzerine kadın mektubu verdi. Onlar da Peygamber (s.a.v.)’e götürdüler. Peygamber (s.a.v) mektubu yazanı yanına çağırttı. “Ey Hâtib, bunu niçin yaptın?” diye sordu. Hâtib: “Ey Allah’ın Rasulü, ben gerçekten Allah’a ve Resulüne inanıyorum. Ben ne imanımı değiştirdim, ne de onun yerine gönlüme bir şey yerleşti. Fakat ben Mekke’de nüfuzu ve güçlü akrabaları olmayan bir adamım. Aralarında yaşayan oğlum ve ailem için onların desteğini kazanmak istedim” dedi. Ömer (r.a.): “Ey Allah’ın Rasulü bırak da kafasını uçurayım. Bu adam bir münafık” dedi. Fakat Peygamber (s.a.v) ona: “Ey Ömer, Allah’ın Bedir savaşına katılanlara bakıp da ‘ne isterseniz yapın, çünkü sizi affettim’ demediğini ne biliyorsunuz?” dedi.

Peygamber (s.a.v) yardımlarına güvenebileceği bazı kabilelere de gelecek ayın, yani Ramazanın başında Medine’de bulunmalarını haber veren elçiler gönderdi. Bedeviler bu isteğe samimiyetle karşılık verdiler. Kararlaştı- rılan gün geldiğinde, o zamana kadar Medine’den yola çıkan en büyük ordu toplanmıştı. Hiçbir sağlıklı Müslüman geride kalmamıştı. Muhacirler yediyüz kişiydiler ve üçyüz atları vardı. Ensar ise dörtbin kişiydi ve beşyüz atları vardı. Yola çıktıktan sonra orduya katılan kabilelerle birlikte toplam onbin kişi oluyorlardı. Atlılar, develerle yolculuk ettiler. Ve atlarını yedeklerinde götürdüler. Sahabeden Peygamber’e çok yakın olan birkaç kişi hariç hiç kimse düşmanın kim olduğunu bilmiyordu.

Yarı yola geldiklerinde, Abbas, Ümmü’l-Fadl ve oğullarıyla karşılaştılar. Abbas artık Mekke’den ayrılıp Medine’de yaşamaya başlama zamanının geldiğine karar vermişti. Peygamber (s.a.v) onlara da sefere katılmalarını teklif etti. Onların bu teklifi kabul etmesi en çok Peygamber’le birlikte gelen Meymune’yi sevindirmişti.

Ümmü Seleme (r.a.) de Peygamber’le birlikteydi. Verdikleri molalardan birinde Ümmü Seleme’ye iki Kureyşlinin kendisini görmek istediği söylendi. Onlardan biri üvey kardeşi, yani babası ile Peygamber (s.a.v)’in halası Atike’in oğlu Abdullah idi. Diğeri ise peygamber’in en büyük amcası Haris’in oğlu şair Ebu Süfyan idi. Bir zamanlar Halime onu da emzirmişti. Ebu Süfyan yanında küçük oğlu Cafer’i de getirmişti. Gelenlerin ikisi de vahiy- den önce Peygamber’e çok yakındılar, fakat vahy gelmeye başlayınca ona sırt çevirmişlerdi. Şimdi ise ondan af dilemeye gelmişlerdi. Ve Ümmü Seleme (r.a.)’den aracı olmasını istiyorlardı. Ümmü Seleme (r.a.) Peygamber (s.a.v)’e gitti ve “Karının kardeşi, yani halanın oğlu ve senin süt kardeşin olan amcanın oğlu buradadır” dedi. Fakat Peygamber (s.a.v): “Onları görmek için ben çağırmadım. Kardeşim -yani Ümmü Seleme’nin kardeşi- bana söyleyeceğini Mekke’de söyledi. Amcamın oğluna gelince, o bana leke getirdi” cevabını verdi. Ebu Süfyan şiirlerinde onu taşlamıştı. Ümmü Seleme onlar için yalvardı fakat bunun bir faydası olmadı. Bunu Ebu Süfyan’a haber verince o; “Ya beni görmeyi kabul edecek, ya da ben oğlumun elinden tutup çöle gideceğim, açlık ve susuzluktan ölene kadar ilerleyeceğim, sen – Peygamberi kastediyordu- akrabalık bağımız bir yana, en çok üzülen kişi olacaksın” dedi. Ümmü Seleme (r.a.) bunları Peygamber (s.a.v)’e anlattığında, Peygamber onlara acıdı. Ve onları çadırında kabul etmeye razı oldu. İkisi de onun çadırına gelip Müslüman oldular.

Yolculuk sırasında Peygamber (s.a.v), yolun kenarında yeni doğmuş yavrularını emziren yere uzanmış bir dişi köpek gördü ve adamlarından birinin onu rahatsız etmesinden korktu. Bu nedenle, Demre’li Cu’ayl’e herkes yoldan geçene kadar köpeğin yanında beklemesini söyledi. Peygamber (s.a.v)’in bu adama Amr adını vermesine rağmen Cu’ayl adı hâlâ kullanılıyordu.

Kudeyd’de orduya, Beni Süleym’den dokuzyüz atlı daha katıldı. Onların sözcülerinden biri: “Ey Allah’ın Resulü” dedi. “Sen bizi iki yüzlü zannediyorsun, oysa biz senin dayılarınız -sözcü kendi kabilelerinden olan Haşim’in annesi Atike’yi kastediyordu-. Bu nedenle bizi sınaman için geldik. Biz savaşta sebat sahibi, çatışmada cesur ve eğer üzerinde sağlam duran adamlarız.”

Medine’den yola çıkan ana kuvvet gibi onlar da kendi bayrak ve flamalarını getirmişlerdi, fakat bunlar hemen açılmamış, sarılı duruyorlardı. Peygamber’den bayraklarını açmak için izin istediler ve ondan aralarında bir sancaktar seçmesini rica ettiler. Fakat sancakların açılma zamanı henüz gelmemişti. Çünkü onlara henüz nereye gittikleri bile söylenmemişti.

Yola çıkarken Peygamber (s.a.v) bir adam göndererek tüm orduya şu ilanı vermesini emretmişti: “Kim orucunu tutmak isterse bırakın tutsun, kim de orucunu açmak isterse bırakın açsın.” Ramazanda yolculuk sözkonusu olduğunda, Ramazandan sonra tutmak şartıyla oruç açma izni verilmişti. Peygamber ve çoğu kişi haram bölgeye yaklaşıncaya kadar oruçlarını bozmadılar. Yaklaştıkları zaman Peygamber oruç açma emri verdi. Merr ez-Zehran’da konakladıkları zaman, oruç bozma sebeplerinin düşmana karşı güçlü olmak olduğunu orduya açıkladı. Bu iftar edilen yer konusunda birçok kişinin kafasında merak uyandırdı. Merr ez-Zehran’dan Mekke’ye bir günde uzun yolculuk yaparak veya kolayca iki günde ulaşılabilirdi. Fakat anlaşmaya bakıldığında, Kureyş’e karşı saldırıya geçmeleri imkansız görünüyordu. Kamp kurdukları yer aynı zamanda düşman Havazin kabilelerinin yerleşim bölgesine giden yol üzerindeydi. Yoksa Peygamber (s.a.v) Hicaz’ın kuzeyindeki bostana sahip olduktan sonra şimdi de güney bostanını, Lât’ın tapınak merkezi olan Taif’i mi ele geçirmek istiyordu?

“Düşman kim?” sorusunun ağızdan agıza dolaştığını duyan Ka’b ibn Malik gönüllü olarak Peygamber’e gidip düşmanın kim olduğunu sormaya karar verdi. Fakat ona doğrudan sormaktan çekindiği için çadırın önünde oturan Peygamber (s.a.v.)’e gitti. Onun yanına diz çökerek bu sefer için yazdığı birkaç beyti okudu. Bu beyitlerde adamların kılıçlarını çekme noktasına geldiklerine; kendi aralarında düşmanın kim olduğunu soruşturduklarına ve eğer kılıçların dili olsa onların da aynı soruyu soracaklarına değiniliyordu. Fakat Peygamber’in cevabı gülümseme oldu. Ve Ka’b hiçbir şey elde edemeden adamların yanma döndü.

Onların karşılaşacakları şeyi arzulamaları, Kureyş’in ve Havazin’in aynı soruya cevap araştırmalarıyla karşılaştırıldığında sadece kuru bir meraktan öteye gitmiyordu. Büyük Havazin kabilesi, Necd çölünün güney ucundaki tepeliklere yayılmış bir kabileydi. Taif de bu tepelerden birinin üzerindeydi. Taif’te yaşayan ve oradaki tapmağı koruyan Sakifliler Havazin kabilesine Yesrib’den onbin kişilik bir ordunun yola çıktığını ve her ihtimale karşı hazır olmaları gerektiğini haber vermişlerdi. Havazin boylarının çoğu bu habere cevap verdi ve Taif’in kuzeyindeki uygun bir bölgeye asker yığmaya başladılar.

Kureyşliler ise Mekke’den çok Taif’in tehlikede olduğunu düşünmeyi tercih etmelerine rağmen anlaşmayı bozduklarının farkındaydılar. Peygamber’in anlaşmayı reddetmesiyle birlikte, bu onları hemen hemen ümitsizlik noktasına getirdi. Peygamber (s.a.v) bunun farkındaydı. Bu nedenle, onların korkusunu daha da artırmak için karanlık bastırdığında herkesin dağılmasını ve birer ateş yakmasını emretti. Mescid’i Haram civarında onbin kamp ateşinin yandığı görülüyordu. Muhammed’in (s.a.v) ordusunun, korktuklarından daha büyük olduğunu bildiren haberler Mekke’ye ulaştı. Acele bir meclis toplantısından sonra Kureyşliler Ebu Süfyan’ın tekrar Peygamberle görüşme teklifini kabul ettiler. Onunla birlikte, Bedir savaşını durdurmak için elinden geleni yapan Hatice’nin yeğeni Hakim ve Hudeybiye’de Peygamber (s.a.v)’e yardım eden ve anlaşmanın bozulmasından sonra kabilesinden bazı adamlarla birlikte Medine’ye giden Huzaa’lı Hudeyl de gittiler. Kampa yaklaştıklarında, beyaz bir katırın üstünde kendilerini karşılamaya gelen bir adam gördüler. Bu adam yolda Mekke’ye haber gönderebileceği bir adam bulma ümidiyle kamptan ayrılan Abbas’tı. Ona göre, Kureyşliler çok geç kalmadan Peygamber’e bir heyet göndermeliydiler. Birbirlerini farkettiklerinde selamlaştılar. Abbas onları Peygamber’in çadırına götürdü. Ebu Süfyan: “Ey Muhammed (s.a.v)” dedi. “Sen akrabalarına karşı bir kısmı tanınan bir kısmı tanınmayan bir sürü insanla geldin” Peygamber (s.a.v) onun sözünü keserek “İhanet eden sizsiniz. Hudeybiye anlaşmasını siz bozdunuz. Benî Ka’b’a da saldırdınız. Böylece Allah’ın haram bölgesine ve Mescidine tecavüz ettiniz” dedi. Ebu Süfyan konuyu değşitirmeye çalıştı ve: “Sen asıl kızgınlık ve stratejini Havazin’e yöneltmeliydin. Çünkü onlar sana akrabalık yönünden uzak ve düşmanlıkta daha aşırıdırlar” dedi. “Ümit ederim ki,” dedi Peygamber (s.a.v): “Rabbim bana bunların hepsini lütfedecek-Mekke’nin fethini, orada İslâm’ın zaferini ve Havazin’in bozgununu-, Yine ümit ederim ki, onların ailelerini esirler ve mallarını da ganimet olarak bahşedecek” Daha sonra o üç adama dönerek: “Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın Resulü olduğuma şehadet edin” dedi. Bunun üzerine Hakim ve Hudeyl hemen Müslüman oldular, fakat Ebu Süfyan sadece “Allah’tan başka ilah yoktur” dedi ve sustu. Şehadetin ikinci bölümünü de tekrarlaması söylendiğinde “Ey Muhammed (s.a.v) nefsimde bununla ilgili hâlâ bir tereddüd var, ona biraz mühlet ver” dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) amcasına onları kendi çadırına götürmesini söyledi Şafakta kampta sabah ezanı okunuyordu. Ebu Süfyan bu sesi duyunca şaşırmıştı. “Bu da nesi?” dedi, Ebu Süfyan. Abbas: “Namaz” dedi. Ebu Süfyan- “Günde kaç defa namaz kılıyorlar?” diye sordu. Beş defa olduğunu söyleyince: “Tanrım bu çok fazla!” dedi. Daha sonra adamların, Peygamber (s.a.v.)’in abdest suyundan bir damla alabilmek için itişip kakıştıklarını gördü. “Ey Fadl’m babası, buna benzer bir bağlılık görmedim” dedi. Abbas- “Yazıklar olsun, imana gel!” dedi. Ebu Süyfan: “Beni ona götür” dedi. Namazdan sonra Abbas onu tekrar Peygamber (s.a.v.)’e götürdü ve Ebu Süfyan orada kelime-i şehadetin tamamını söyledi. Abbas Peygamber’i kenara çekerek: “Ey Allah’ın Resulü, Ebu Süfyan’ın şeref ve ihtişama ne denli önem verdiğini bilirsin. Bu yüzden ona bir şeyler lütfet” dedi. “Peki” diyen Peygamber (s.a.v.) Ümeyyeli liderin yanına gitti ve onu Kureyş’e döndüğünde şöyle demesini söyledi: “Kim Ebu Süfyan’ın evine girerse güvenliktedir kim kendi kapısını kitleyip içerde kalırsa güvenliktedir ve kim Mescide girerse güvenliktedir.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.